İçeriğe geç

İSPANYOL İÇ SAVAŞI VE TÜRK ŞİİRİ

Belki bizim Uluslararası Tugaylar’a katılan bir Malraux’muz, cephede göğüs göğüse çarpışan bir Orwell’ımız ya da savaşı anbean izleyen bir Hemingway’imiz yok; ama İspanyol İç Savaşı (1936-39) gerek yaşanırken, gerekse bittikten sonra birçok şairimizi derinden etkilemiş ve birçok şairimize ilham vermiş. Attila İlhan’dan Edip Cansever’e, Nazım Hikmet’ten Vedat Türkali’ye birçok şairimizin İspanyol İç Savaşı’na dair eserleri bulunuyor. Bu yazımızın konusu, İspanyol İç Savaşı’nı konu edinen şairlerimiz ve şiirleri.

Konu “İspanyol İç Savaşı ve Türk Şiiri” olunca, öncelikle savaş henüz devam ederken bundan haberdar olan ve gidemediği cepheye şiiriyle yetişen şairlerimizi anmamız gerek. Bunların başında da elbette Nazım Hikmet geliyor. Şairin  25 Aralık 1937 yılında yazdığı “Karanlıkta Kar Yağıyor” isimli şiirinin konusu İspanyol İç Savaşı’ndaki Madrid direnişidir.

Karanlıkta Kar Yağıyor

Ne maveradan ses duymak,
Ne satırların nescine koymak o “anlaşılmayan şeyi”,
Ne bir kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi,
Ne güzel laf, ne derin kelam?

Çok şükür
Hepsinin
Hepsinin üstündeyim bu akşam.

Bu akşam
Bir sokak şarkıcısıyım hünersiz bir sesim var;
Sana,
Senin işitemeyeceğin bir şarkıyı söyleyen bir ses.

Karanlıkta kar yağıyor,
Sen Madrid kapısındasın.
Karşında en güzel şeylerimizi
Ümidi, hasreti, hürriyeti
Ve çocukları öldüren bir ordu.

Kar yağıyor.
Ve belki bu akşam
Islak ayakların üşüyordur.

Kar yağıyor,
Ve ben şimdi düşünürken seni
Şurana bir kurşun saplanabilir
Ve artık bir daha
Ne kar, ne rüzgar, ne gece?

Kar yağıyor
Ve sen böyle “No pasaran” deyip
Madrid kapısına dikilmeden önce
Herhalde vardın.
Kimdin, nerden geldin, ne yapardın?
Ne bileyim,
Mesela;
Astorya kömür ocaklarından gelmiş olabilirsin.
Belki alnında kanlı bir sargı vardır ki
Kuzeyde aldığın yarayı saklamaktadır.
Ve belki varoşlarda son kurşunu atan sendin
“Yunkers” motorları yakarken Bilbao’yu.
Veyahut herhangi bir
Konte Fernando Valaskerosi de Kortoba’nın çiftliğinde
Irgatlık etmişindir.
Belki “Plaza da Sol” da küçük bir dükkanın vardı,
Renkli İspanyol yemişleri satardın.
Belki hiçbir hünerin yoktu, belki gayet güzeldi sesin.
Belki felsefe talebesi, belki hukuk fakültesindensin
Ve parçalandı üniversite mahallesinde
Bir İtalyan tankının tekerlekleri altında kitapların.
Belki dinsizsin,
Belki boynunda bir sicim, bir küçük hac.
Kimsin, adın ne, tevellüdün kaç?
Yüzünü hiç görmedim ve görmeyeceğim.
Bilmiyorum
Belki yüzün hatırlatır
Sibirya’da Kolçak’ı yenenleri
Belki yüzünün bir tarafı biraz
Bizim Dumlupınar’da yatana benziyordur
Ve belki bir parça hatırlatıyorsun Robespiyer’i.
Yüzünü hiç görmedim ve görmeyeceğim,
Adımı duymadın ve hiç duymayacaksın.
Aramızda denizler, dağlar,
Benim kahrolası aczim
Ve “Ademi Müdahale Komitesi” var.
Ben ne senin yanına gelebilir,
Ne sana bir kasa kurşun,
Bir sandık taze yumurta,
Bir çift yün çorap gönderebilirim.
Halbuki biliyorum,
Bu soğuk karlı havalarda
İki çıplak çocuk gibi üşümektedir
Madrid kapısını bekleyen ıslak ayakların.
Biliyorum,
Ne kadar büyük, ne kadar güzel şey varsa,
İnsanoğulları daha ne kadar büyük
Ne kadar güzel şey yaratacaklarsa,
Yani o korkunç hasreti, daüssılası içimin
Güzel gözlerindedir
Madrid kapısındaki nöbetçimin.
Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam
Onu sevmekten başka bir şey yapamam.

 

Vedat Türkali’nin de henüz 20 yaşında genç bir öğrenciyken yazdığı ilk şiirlerinden biri İspanyol İç Savaşı hakkındadır. “Barselona’dan Mektup” şiirini 1939’da yazmıştır.

Barselona’dan Mektup

Kardeş

Onlar belki de yarın

Bu sokakların

Sahibi olacaklar

Sırtlarımızda silah karnımızda açlık

Yarın Madrid’e kaçıyoruz

Günde üç öğün yerine

Pantolon kemerlerine

Üç delik açıyoruz

Kan ölüm ateş

Kopmuş kelleler insan etleri

Serpilmiş şehrin sokaklarına

Bu ölüler diyarına

Ölümü tepeden indiriyor tayyareler

Caddelerde fareler

İnsan eti yemekten Adolf Hitler’e benzedi

Bu diyarda karnı toklar karnı açları yedi

Şimdi şu anda

Bütün şehir kavgada

Soluk hastane arabaları

Ölüleri ezerek yaralıları taşıyor

Akşam yaklaşıyor

Bizim emektar güneş

Karşılardan

Uzattı boylu boyunca

Bir fabrika bacasını ayaklarımın dibine

Köşedeki meyhane bomboş

Belki de bu köpek sürüleri

Yarın burada tokuşturacaklar şarap kadehlerini

Ama sen gene aldırma

Söyle bizimkilere pek o kadar aldırmasınlar

Biz bütün İspanya

Bütün Barselona

Bütün biz

Evvelki gece bu meyhanede yemin ettik

Bu patron kullarına

Bu itoğullarına

Göstereceğiz

Günü gelecek

Kanımızı emen akbabaları

Yerlere sereceğiz…

Akşam başladı

Silah sesleri duyuluyor

Meyhaneci baba çekti kapılarını

Evvelki gece bu boş pencereler

Korkusuz insanların yumruk gölgelerini taşıyordu

Gene evvelki gece

Akşam yaklaşıyordu

Bu korkusuz savaş adamları

Bu meyhanede yemin ettiler

Meyhaneci Antonyo Baba yumruklarını sıktı

Masalardan kalkan adamlar toplandılar

Münihli Paul çıktı

Dedi “Kardeşler

Bu karşımızdaki tasmalı köpek sürüleri

Bir avuç yağlı kemik koparmak için kendilerine

Bizleri avlamak istiyorlar efendilerine

Biz her gün açlıktan

Yüzüne bakamazken birbirimizin

Onlar silahla örtülü parmak uçlarına kadar

Ve kırkikilik toplarından

Amerikalı pabuçlarına kadar

Hepsi beyinlerimizi çiğnemeye çalışıyor…

Bu çok sürmeyecektir

Bu patron kullarına

Bu itoğullarına göstereceğiz

Bir gün gelecek

Kanımızı emen akbabaları

Yerlere sereceğiz…”

Koca şehir nasıl bağırdı bir bilsen

O anda bir eğilsen

Bizim tarafa

Duyardın İstanbul’dan

Barselona’da yükselen bu sesi

Derken bir alkışla istedi bizimkiler

İspanyol kardeşim müzisyen Fernandes’i

Fernandes Müzisyendir o

Ama ne kadın baldırlarının müzisyeni

Ne de deste deste dizili papellerin

O indiriyor üzerine tellerin

Tarihin hızıyla bir balyoz gibi yayını

Bir anda

Kalabalık sardı dörtbir yanını

Fernandes aldı kemanını

Başladı çalmaya

Dinledik canu gönülden kardeşimi

Fakat ne ağlıyasımız

Ne de başka bir dünyadaki cennete giresimiz geldi

O çaldıkça bizim yumruklarımızı Senyör Musolini’nin kafasına indiresimiz geldi

Ve sonra bir kavga marşı tutturduk

İşte o geceden beri

Dillere destan oldu Münihli Paul’ün sözleri

Bu patron kullarına

Bu itoğullarma

Barselona

Yarına gidiyor yarına

Topraklaşmış kafataslarımızda stadlarını kuracak

O taze yepyeni o kavgasız yarının

Şen tasasız çocukları

Bu çok sürmeyecektir

Sen biraz sabret hele

Belki pek yakında Asturyalı amele

Kırmızı mendili kazmasının sapına bağlayıp

Fırlayacak maden ocaklarından

Dedim a

Aldırma

Sonu aydınlıktır bu yasın

Lordlar kamarasının kulakları çınlasın

 

Attila İlhan, İspanyol İç Savaşı’nı sıklıkla işlemiş bir kalem. Bu konudaki yazı ve şiirleri kadar çevirileri de bulunuyor. Örneğin, İspanyol İç Savaşı’na katılmış ünlü Fransız yazar Andre Malraux’nun yine İç Savaş’ı konu alan Umutadlı kitabının çevirisi Attila İlhan’a ait. 1960 yılında yayınlanan Ben Sana Mecburumkitabında yayınlanan ve İç Savaş’ı konu alan “No Pasaran” şiiri, ismini de, Madrid Direnişi’nin sembol isimlerinden Dolores Ibarruri ve onunla özdeşleşmiş slogan “No pasaran” dan almıştır.

No Pasaran

1

neden hep böyle gözümü yumsam akşam
madrid kapısında yeniden
nöbet tutmaya dönüyorum
dudağımda yepyeni ıslıklar bileniyor
neden hep böyle resmine baksam akşam
üç dakika geçiyor geçmiyor
maria pilar ı yeniden kurşuna dizmeye götürüyorlar
bıyıkları dumanlı üç adam
neden hep böyle karanlıkta kalsam akşam
kulaklarımda hep ricardo’nun sesi
yürek deviren şarkısı
los cuatros generales
los cuatros generales
franco cu fas alayının öncüleri
çok gerilerimize düşmüştü
santa barbara da
biz üç kişi bıçak gibi yeminliydik
ben yani kaptan ricardo ve gonzales
santa barbara da
yumuşak bir akdeniz karanlığı gözlerimize çöker çökmez
kirpiklerimiz ıslanmış yumruklarımız büyümüştü
santa barbara da
üç ağaç gibi fransız sınırına devrildik
avuçlarımıza sulu kırmızı bir kan boşalıyor
ağzımızda kıvılcımlı bir sakız
los cuatros generales
los cuatros generales
biz çekilsek de rüzgarımız
ispanyol göklerinde kalıyor
nefes nefes
halbuki İspanya dayız
yenik de olsak
dağları aydınlatan bizim gözlerimizdir
bugün yenik de olsak
yarın yeneceğiz
los cuatros generales
los cuatros generales
2
madrid kapısında kaldı maria pilar
çantasında bir şiir kitabı kaldı barut yanığı
federico garcia lorca’nın
arriba frente popular
şimdi bir kadeh tutsam
yanık gözleriyle maria pilar
karanlık bir meltem gibi gülümser
unutamam
arriba frente popular
ricardo çıkar şapkanı
gonzales sen de çıkar
bu kırlangıç dizisi ispanya dan geliyor
bu el yazısı maria pilar
arriba frente popular

 

Edip Cansever’in “Muleta” isimli şiirinin konusu Guernica’dır. Boğa güreşinde matadorun boğazyı kızdırmak için tuttuğu kırmızı bezin sarılı olduğu sopanın adıdır “Muleta”. Şairin neden bu ilginç ismi seçtiğini son dizelere bakınca daha iyi anlarız. Cansever, ölüme seslenir, ölüme meydan okur. Tıpkı kırmızı bez parçasının boğayı kışkırtması gibi, kana boyanan Guernica da ölüm karşısında bir “muleta”dır.

Muleta

geçtikti bir gün hani
ormandan ve aydınlıkların fısıltısından
kenti görmeye gittikti yağmurda
yürüdüktü dar sokaklarda saatlerce
girdikti sonunda yanık yağ kokulu
çinko tezgâhlı bir meyhaneye
göz göze geldikti sevimsiz bir papağanla
demiştin o gün bana, anımsıyorum
ah, acısız boğulabilir insan.

eylüldü, mavi dönemiydi sanki picasso’nun
– denize inen atlılar –
sonra sonra guernica ve
`chat et oiseau’
yıl bin dokuz yüz otuz dokuz
yas içinde bütün dünya
şehirler yanmış yıkılmış
gördüktü ne kadar yorgun
ne kadar çaresizdi isa
ve demiştin bir gün, anımsıyorum
mutsuzluk da boğabilirmiş insanı
bir gün, akşama doğru, alacakaranlıkta.

başını menekşeye koydu, uyudu
bir güvercin çalılığın orada
hani
görmeye gittikti güneşli günde
parkı ve ördekleri
yıllarca sonra. savaştan
ekmek kırıntıları attıktı havuza
bir elim omuzunda seyrettikti uzun uzun
dünyayı ve çiçekleri
nedense durgunlaşıverdindi bir ara
çok değil, en fazla birkaç dakika
ve dedindi, mutluyken de boğulabilir insan.

ilkyazları sevmiyoruz artık, yaşlandık da ondan mı
aşkımızı seyrediyoruz sanki uzaktan
oysa yok biten bir şey aramızda, yok da
hep aynı kalmıyor ki yakın duygular
demiştin bunları bir bir, anımsıyorum
mutlu da olsa insan mutsuz da
her an yeniden yaratabilirmiş kendini
demiştin, bir sabah, bir başkla aşkla.

sen ölüm!
seni hiç düşünmeden yaşadık
seni hiç düşünmeden yaşayacağız bundan sonra da.

 

Turgut Uyar’ın İspanyol İç Savaşı mesaisi savaşın seyrinden ziyade, savaşın hemen başına kurşuna dizilerek öldürülen ünlü İspanyol şair Federico Garcia Lorca’nın ölümü üzerine yazdığı şiiri içerir.

Federico Garcia Lorca İçin Üç Şiir

Ah işte her şey orda…

Ben severim omuzlarımı bir gün

Sırmaları, apoletleri olmasa da. 

Ben severim omuzlarımı bir gün

Göçen bir maden direğinin altında 

Su akar kendir tarlalarından

Ah her şeyim…

Ben severim omuzlarımı bir gün

Savaşta bir başka omuzun yanı başında

Yatakta bir ince omuzun yanı başında 

Yol uzun, hava sıcak

Kırbaçlarım atımı varırım Kurtuba ya…

İndiğini görürsem bir gün sığıcıkların

ve sürüler halinde, ovaya

İnsanların dünyayı bölüştüklerini hatırlarım

Bir gün daha… 

Sevişirim ölürüm, savaşırım ölürüm

Doldururum çantama kara ekmek ve peynir

Varırım Kurtuba ya…

“saat beşte akşamleyin”

 Ah ellerim ve kalbim

Her şey orada kaldı.

Keçeler keçeler ve portakallar

Kireç döktüler yere.

Kara gözlüm, kalbim,

Halkımın fakir akşamlarıdır, biliyorum

Kanlı bir mendil diye bağlanan gözlerime

Kireç döktüler yere,

Bir duvarın dibinde

Bir deppoy un önünde

Kiraz ağaçlarına ve sığırcıklara karşı…

Bir halkın gösterişsiz, sessiz cömertliğinde

Ölüm nasıl söylenirse öyle

İspanyol dilinde

Ve her dilde… 

Obra

Completas 

Artık katiyen biliyoruz;

Halk adına dökülen kan

Sapı güldalı güzelliğinde bir bıçaktır.

Dişlerin arasında…

İspanya da

Ve her yerde…

 

İlhan Berk’in İç Savaş hakkındaki şiirleri Picasso ve Guernica ekseninde gelişir. İspanya’ya dair iki şiirinden biri “Pablo Picassso”, diğeri “Guernica” başlıklıdır. Picasso’nun sanatına güzelleme diyebileceğimiz “Pablo Picasso” şiiri dışında, asıl İç Savaş ile ilgili olan şiiri, savaşı yine Picasso’nun eseri Guernica üzerinden anlattığı “Guernica”dır.

Pablo Picasso

Dünyada yapayalnız bir bulut yapayalnız bir dal bir aydınlık
Bir gök bir çiçek, suyun sonrasızlık, suyun aşk, özlem, mutluluk duyusu
Biraz umut biraz ışık biraz ilerdeki sabah
Hepsi ayrı ayrı, ayrı ayrı güzel, ayrı ayrı yalnız, ayrı ayrı kardeş
Gidiyordu faydasız

Picasso fırçaya sarıldı.

Bir ağaç gördüğü pencerenin
Çiçeğe durdu duracak
Koltuğunki eller saçlar gözler
Eller saçlar gözler bir başına
Kadın bir gökyüzüne bakıyor
Kadın hiç kımıldamıyor hiç konuşmuyor bakıyor
Bakıyor bakmakla bitecek gibi değil gökyüzü diyor
Pencere bir daha böyle durmam diyor

Ne maviler ne karalar bilin ki bir daha böyle durmayız diyorlar
Binde bir bu dünyada beklediğimiz o binde bir söylediği şairlerin bu işte
Böyle duracağız diyor eller
Bizi hiç kimse bir daha yerimizden oynatayım demeyecek
Saçlar böyle kalacağız diyor
İlk bu mutluluk her şeyi ilk görüyoruz diyorlar
Odada ne varsa soba, ayna ve daha ne varsa bunun gibi bunun gibi bir kıyıda duran
Bunu diyor.
Hepsi bir şey söylüyor
Hepsi bir şeye bakıyor
Picasso yalnız onlara.

Guernica

önce eli gördüm
benimle beraber tabaktaki uskumru domatesle boyun boyuna
biber rakı gördü

100 mumluk lamba bir yandı bir söndü
öldü dirildi
guernica
dünyada mıyız değil miyiz diye
bir adam kendi kendine sordu
bir kere eli gördüm ya
arkasından yeşil bir göz gelip durdu önümde
yeşil göz herkese denizi hatırlatıyordu
bana hiçbir şey hatırlatmadı
yeşil göz
yeşil bir gökyüzüne bakıyordu
el
bir ağaç gibi parmaklarını açtı
göz kırptılar gökyüzüyle

yeşil bir âlemdi
picasso bir mavi çekti
gökyüzü kendine geldi

daha sabah
ağaç kararmamıştı
boğayı gördüm
boğayla beraber yüzlerce adamı gördüm ilk defa
guernica ana baba günüydü
su gerisingeriye akıyor
kuş gerisingeriye uçuyor
ağaç gerisingeriye
bir fırtına bir yangın
öyle bir şey
göz gözü görmüyor göz tabaktaki uskumruyu boyun boyuna biberi domatesi görmüyor
belli savaş
belli ölüm
üç adam kim yaptı bunu diyor
ha diyor herifin biri
picasso siz diyor
ha

daha sabah
hep sabah picasso

akşam amerika
baktım bir siyah
guernica’dan çıktı
gökyüzünün bir kıyısına gidip durdu
bu gökyüzü daracıktı eskiden
picasso geldi
iş değişti

yerde bir adam yatıyor, öldü ölecek

daha sabah
ananın uykusu var
elinde bir lamba dolaşıyor habire dolaşıyor
kırmızılar sarılar siyahlar konuşuyor
savaş oldukça
işin iş kırmızı
işin iş pencere

amerika işin iş

bir kadın girdi odaya ana belki kız belki
rakı şişesi yere yuvarlandı
döşemedeki suyla buluştular
su kollarını açtı
rakı her yanını
sarmaş dolaş oldular
bu dünyada ölüm
belli onlara göre değil
belli dünya guernica’da iyi değil
belli picasso üzülüyor

bir su üşüdü
guernica’da herkes gördü

guernica amerika’da karanlık
dünyada değil.

 

Melih Cevdet Anday, İspanyol İç Savaşı hakkında özgün bir şiir yazmamış, ancak Amerikalı şair Archibald MacLeich’in İç Savaş hakkıdaki bir şiirini çevirerek dilimize kazandırmıştır. İspanyol Ölüsü isimli şiiri sadece çevirmiş olsa da, şiir, Anday’ın İç Savaş’la bir şekilde ilgilenmiş olduğunun kanıtıdır.

İspanyol Ölüsü

Bunun hesabı sorulmadı

Gözyaşlarının hesabı sorulmadı

ama sorulacak

Madrid’in, Barcelona’nın, Valencia’nın gözyaşları

Bu gözyaşlarının hesabı sorulmadı.

Almeria’nın, Badajoz’un, Guernica’nın döktüğü kan

Bu kanın hesabı sorulmadı.

Gözyaşları yüzlerde kurumuş

Kum üstünde kurumuş kan.

Gözyaşlarının hesabı sorulmadı, kanın hesabı sorulmadı

Sorulacak bunların hesabı.

Çünkü Guernica’nın adamları konuşmaz.

Almeria’nın çocukları sessizdir

Badajoz’un kadınları dilsiz

Dilsizdir onlar, sesleri çıkmaz, sesleri çıkmaz

Boğazlarını tıkamıştır oranın kumu

Konuşmazlar, konuşmayacaklar da

ve çocuklar Almeria’nın çocukları usludur

Kıpırdamazlar, kıpırdamayacaklar da

Vücutları kırık, kemikleri kırık, ağızları

Çünkü ölüdür onlar, dilsizdir hepsi.

Yanılmayın

Hesap sorulmayacak sanmayın.

Yanılmayın

Dökülen kanın hesabı sorulmamışsa

Yalanın hesabı sorulmayacak sanmayın

Yanılmayın

Bunun hesabı sorulacak

Sorulacak ama

Vakit var

Vakit var daha.

Bu yerlerde ölülerin vakti boldur

Badajoz’da, Guernica’da, Almeria’da

Bekleyebilirler vakitleri var daha.

Vakit var

Bekleyebilirler daha.

 

Bu bahiste son olarak Cemal Süreya’yı da anmamız gerekir. Cemal Süreya’yı yazının sonuna saklamamızın sebebi, kendisinin şair olmakla birlikte İspanyol İç Savaşı’na dair yazdığı satırların bir şiire değil, İspanyol İç Savaşı’na ait bir düz yazı metnine ait olmasındandır. “İspanyol Şairleri ve Romancıları” isimli yazı, şairin yetmişli yıllarda yazdığı ve daha sonra Uzat Saçlarını Frigyaisimli kitabında toplanan yazılarındandır. İç Savaş sonrası İspanyol yazarlarla ilgili kaleme aldığı yazısında, Cemal Süreya’nın İspanyol Edebiyatı’nı ne kadar yakından takip ettiğini de görebiliriz.

İspanyol Şairleri ve Romancıları

İspanya İç Savaşı sırasında ve ondan bugüne dek geçen süre içinde bu ülke şairlerinin hayatlarına bir göz atalım:

Büyük şair Federico Garcia Lorca iç savaş sırasında faşistler tarafından katledildi (1936). Federico Garcia Lorca halk kaynağından fışkıran en önemli şairlerden biriydi. Şiire en somut kaynağı bulduran şair. Belki de yüzyılımızın en katkısız sesi.

Şiiri bütünüyle Ispanyol gerçeğinde köklenmiş Antonio Machado 1939’da Franco düzeninden kaçmak için sınırı geçmeyi başardı. Ama sürgün hayatını bile tadamadan, birkaç gün içinde Cailloure’da öldü. Bugün genç İspanyol şairlerinin izinden gittikleri bir sanatçı Machado.

Su, düzlük ve güneş… Bu, üç öğeyle açıklıyorlar Juan Ramon Jimenez’in şiirini. Aristokrat bir şiir anlayışı vardı bu şairin, halk sanatını kabul etmez gibi görünüyordu. Ama bugün bakıldığında, bu büyük gelenekten en çok yararlanmış olanlardan birinin o olduğu da görülüyor. Genç İspanyol şiiri ona çok şey borçludur. Jimenez 1956’da Nobel Odülü’nü de almıştı. O da, Porto Rico’da, sürgünde öldü (1958).

Lorca ve Alberti kuşağının en büyük şairlerinden biri olan Miguel Hernandez de 1942’de Alicante mapusanesinde öldü. Franco düzeni onu ölüm cezasına çarptırmıştı, sonra bu ceza otuz yıl hapse dönüştürüldü. Miguel Hernandez mapushanede veremden öldü. O sırada 32 yaşındaydı. Bakımsızlıktan öldü.

Manuel de Falla sürgünde öldü (1946).

Pedro Salinas var bir de. Temel değerlerin şairiydi, bir aşk şairiydi Pedro Salinas. Tensel değerlerle düşünsel değerler arasında ilginç bir ilişki kurmuştu. Çağdaş birçok şair ondan yararlanmıştır. 1951’de sürgünde öldü.

Jorge Guillen, Valéry sevgisiyle dolu bir sanatçıydı. Şiiri kapalı bir şiirdi. Kapalıydı da, bir yandan da geleneksel halk biçimlerini, geleneksel ölçüleri en büyük ustalıkla kullanıyordu. Serbest veznin de en büyük dizecisi olarak biliniyordu. Valéry’nin “Deniz Mezarlığı” adlı şiirini dünyada en güzel onun çevirdiğini söylüyorlar. Sürgünde öldü.

Şairliği dışında, denemeciliği, felsefe yazılarıyla da kendine önemli bir yer yapmış olan Jose Bergamin de hayatının büyük bir kısmım Latin Amerika’da, sürgünde geçirdi, İç Savaş sırasında ortadan kaybolduktan sonra bir ara adının unutulduğu, şiirlerine de hakkı olan değerin verilmediği söyleniyor.

Manuel Antolaguirre? Sürgünde!

Marcos Ana: 1905’te doğdu, 18 yaşında mapusa girdi, kırk yaşına kadar zindan hayatı yaşadı.

Gabriel Pradal Rodriguez genç bir İspanyol şairiydi. Lirizm içinde kişisel yollar arayan, yine de dış dünyaya açık bir şair. Genç yaşında sürgün edildi. Sürgün yerinde öldüğü zaman 36 yaşındaydı.

Bunlar şairler. Romancılar? Romancılar için daha büyük bir yıkıntı söz konusu olmuştu. Öyle ki, İç Savaş’tan sonra Ispanya’nın romancısız kaldığını söyleyebiliriz. Birçok yazar İç Savaş sırasında ölmüş ya da öldürülmüştü. Kimi yazarlar da soluğu İspanya dışında almışlardı. Kaçmayan yazarların bir bölümü de mapusanelere atılmış bulunuyordu. Bu yüzden 1942 yılına kadar İspanyol romanında tam bir durgunluk vardır. 1942’den sonra Camilo José Cela’nın, Carmen Laforet’nin öncülüğünde yeni bir gelişim başlamıştır. Bu gelişim içinde iyice beliren 1920 kuşağının yapıtlarında İç Savaş’ın yıkıntıları, eziklikleri anlatılır. Bu kuşak yazarlarının en önemlilerinden biri olan Ana Maria Matute şöyle diyor:

“İç Savaş sırasında sekiz- on yaşlarında bir çocuktum. Ama belli ki, İç Savaş sırasındaki olaylar yapıtlarımda iyice yankılanmış. Yalnız benimkilerde değil, bizim kuşak yazarlarının hepsinin yapıtlarında var bu. İspanyol sürgün edebiyatının yüksek düzeyde bir edebiyat olduğu kanısındayım. Hatta daha ileri giderek şöyle diyeceğim: Bir iki değerli adı ayn tutarsak, İspanya dışındaki İspanyol edebiyatı, İspanya ‘daki edebiyattan daha değerli, daha önemlidir. Buna şaşmamak gerek; savaş öncesi yıllarının en iyi yazarları sürgündedir bugün. Yurt özlemi, acı, umutsuzluk, bir yerde sanat yapıtını geciktirebiliyor, hatta kısıntıya uğratabiliyor, ama onun değerini yok edemiyor.”

 

 

KAYNAKÇA:

Attila İlhan, Ben Sana Mecburum, İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.

Cemal Süreya, Uzat Saçlarını Frigya, Yön Yayınları, 1992.

Edip Cansever, İlkyaz Şikayetçileri, Adam Yayınları, 1984.

İlhan Berk, Galile Denizi, Adam Yayıncılık, 1982.

Nazım Hikmet, “Karanlıkta Kar Yağıyor”, 1937. Erişim: http://www.behramoglu.com/nazimhikmet/karanliktakaryagiyor.htm30.10.18

Turgut Uyar, Divan, Bilgi Yayınevi, 1970.

Vedat Türkali, Eski Şiirler Yeni Türküler, Ayrıntı Yayınları, 2016.

 

 

 

 

 

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın