İçeriğe geç

FRANCO’NUN HAYALETİ

İspanyol İç Savaşı sonrasında yönetimi eline alan ve 36 yıl ülkeyi yöneten Francisco Franco 1975’te öldü. Onun ölümüyle İspanya tarihinde kara bir leke olan diktatörlük yıllarının da sonu gelmiş oldu. Elbette son dönemleri, özellikle 1960’lar ve sonrasında ipler iyice gevşetilmişti ve İç Savaş’ın hemen sonrasındaki o baskıcı yönetim görece azalmıştı. Ancak yine de “Franco Diktatörlüğü” diye adlandırılan dönemin resmi olan son bulması 1975 yılındaki ölümüyle oldu.

 

Ardından sanki tüm İspanya bunu bekliyormuş gibi, mevcut geçiş dönemi hükümeti tarafından bir anayasa hazırlandı ve1978’de halkın oyuna sunularak kabul edildi. Tabi arada yaşanan birçok gelişme var. Örneğin, 1976 yılı ortalarında siyasi af ilan edildi. Sayı çok fazla değildi, ama bu bir tür iyi niyet ortamının oluşmasına yardım etti. 1977’de Atocha Katliamı olarak anılan korkunç olay yaşandı. 1976’da ETA kuruldu, ardında  gelen iki yıllık süreçte kanlı eylemler gerçekleştirdi. Aslında 1978 yılında ilan edilen anayasayla birçok şey rayına girmiş gibiydi. 1981’de yaşanan askeri darbe girişimi de başarısız oldu örneğin. Çünkü, hem darbe girişiminde hem ETA sürecinde, hem de her türlü siyasi çatışmada kamuoyu, meşru hükümet her kimse onu destekledi, demokrasiden yana tavır koydu. Malum İspanya demokrasiyi kolay kazanmamıştı, o kadar da kolay kaybedemezdi.

 

1986’da AB’ye üye olmasıyla, İspanya için farklı ve huzurlu bir yol açılmış oldu. Sorunlar bitti mi? Elbette hayır. Ekonomik krizler, siyasi tartışmalar, terör olayları kısmen de olsa devam etti;  ancak yaşanan tüm bu sorunlar AB’ye giriş sonrası  artık sadece İspanya’nın değil doğrudan ya da dolaylı olarak AB’nin de sorunu olduğu/olacağı için çözümler ve kişilerin zihin dünyasının sınırları da İspanya’nın sınırlarını aştı. İspanya artık bir başına bırakılmış bir ülke değildi.

 

1975’ten hatta belki İç Savaş’ın bittiği 1939’dan bugüne gelinen süreçte, tüm İspanyollar sessiz bir anlaşmanın da tarafı oldular: Unutmak. Belki de görece huzurlu/ sessiz geçen yılların en önemli sebeplerinden biri de budur. Herkes savaşı unuttu, savaşta kardeş kanı döktüğünü unuttu, korkunç bir iç savaş yaşadığını unuttu. İlk etapta bu bir mecburiyetti. Öyle ya, İspanyol İç Savaşı biter bitmez, II. Dünya Savaşı başlamıştı ve İspanyollar bir savaşı daha kaldıramayacaklarını biliyorlardı. Susup, unutup, Avrupa’daki savaşa karışmadan kendi yağlarında kavrulmayı seçtiler. Franco ve diktatörlüğü kötüydü, ama Avrupa’daki savaş ondan da kötüydü. İlla bir savaş kazanılacaksa, açlığa karşı verilen savaş kazanılmalıydı. Bu savaşı da kimisi kazandı, kimisi kaybetti. Savaş sonrasında açlıktan ölenlerin raporlarına açlıktan öldükleri yazılmayacak kadar bir sansür vardı, ama bu açlıktan ölümleri durdurmuyordu.

 

Öyle veya böyle, İspanya’nın yeniden düzlüğe çıkışı ABD ve Marshall Yardımı’yla oldu. Önce uluslararası toplumun dışına itilen, yalnız bırakılan, kaderine terkedilen İspanya, ABD-Rusya geriliminde kazanılması gereken bir kaleye dönüştü ve kaleyi fetheden ABD oldu. İspanya’nın bu ekonomik yardım ve uluslararası topluma yeniden kabul edilme karşılığında ABD müttefiki olması ve topraklarında üs kurmasına izin vermesi gerekti; ama kaz gelecek yerden tavuk esirgenemezdi. Zaten, İspanya’nın da artık takati kalmamıştı.

 

Çetin geçen 40’lar, diktatörlüğün baskısının iyice hissedildiği 50’ler, ABD yardımının yetiştiği 50 sonları, başka bir dünyanın başladığı 60’lar, Franco’nun sadece isminin olup cisminin pek de görünmediği 70 başları ve en sonunda 1975’te ölümüyle yeniden demokrasiye geçiş süreci. Franco diktatörlüğünün en kestime özeti bu denebilir. Peki ya sonra ne oldu? Evet, Franco öldü ve İspanya, Franco’lu yıllar sanki hiç yaşanmamış gibi mümkün olan en az hasarla demokrasiye tekrar geçti, anayasal monarşi tekrar tesis edildi ve sürgünde ölen sabık kral Juan’ın oğlu Juan Carlos, kral olarak yeniden İspanya’nın başına geçti. Evet, İspanyollar gönüllü unutma oyununa devam ettiler, tam da demokrasiye geçildiği bir dönemde eski defterleri açmanın pek de bir anlamı yoktu. Peki, Franco’nun ailesine ne oldu? Franco öldü, ama kurumlardaki etkisi bıçak gibi kesildi mi? Bir hayalete mi dönüştü? Hiç yaşamamış gibi öylece çıkıp gitti mi insanların hayatından? Yaşananları kitaplardan okursanız böyle bir izlenim edinebilirsiniz. Ancak, gerçek elbette o kadar kolay değil. İşte bu yazının konusu da, Franco sonrası dönemde Franco’nun etkisi. Tarih kitaplarında pek yazmayan birkaç kelam.  Yazımızın bundan sonraski kısımları elbette alabildiğine öznel yorumlar içeriyor, bu sebeple değerli okur, bundan sonra okuyacakların tamamen bu satırların yazarının gözlem ve izlenimlerine dayandığını belirtmek isterim. Başlayalım o vakit:

 

Bundan birkaç yıl önce tezimle ilgili araştırma yapmak için Madrid’te bulunduğum bir dönemde, sadece kütüphanede araştırma yapmak dışında , tez konumla ilgili mümkün olduğunca malzeme ve döküman toplayabilmek için çabaladım. Sahafları gezdim, bit pazarlarında dolaştım; eski gazeteler, eski fotoğraflar, savaş anılarını anlatan mektuplar, Franco dönemi pul koleksiyonları, madalyalar, vs envai çeşit malzemeye ulaştım. Gücüm yeten kadarını aldım, gücümün yetmediklerini, el mecbur bıraktım. Her biri, bir başka dünyaya ve bambaşka bir zaman dilimine aitmiş gibi duran onca eşya, kim bilir hangi çileli ellerden geçerek bana kadar ulaşmış, öylece önümde duruyordu. Çok heyecan verici bir histi benim için.

 

O dönemde denk geldiğim en ilginç şeylerden birisi Francisco Franco Enstitüsü (Fundacion Francisco Franco) oldu. Enstitünün varlığından haberdardım ve Franco ile ilgili ilginç bir şeyler bulabilirim umuduyla yola koyuldum. (O dönemde Franco’nun kızı Carmen Franco Polo’nun başkanlık ettiği kuruma şu adresten ulaşılabilir: https://fnff.es)

 

İnternet sitesinden adresine baktığımda gayet kolay bulunabilecek gibi duruyordu. Santiago Bernabeu Stadı’nın iki sokak ötesinde bir bina idi internette yazan adresi. Uzun yürüyüşümün sonunda ilk hayal kırıklığımı yaşadım. Büyük bir plaza beklerken, üç katlı bir apartman bloğuyla karşılaşmıştım. Üstelik tabela da yoktu. Önce yanlış geldiğimi düşündüm. Az ilerisindeki büyük bina daha gösterişliydi, acaba orası olabilir miydi? Hayır, olamazdı, çünkü orası bir hastaneydi. Adresi tekrar kontrol ettim, google maps’ten haritayı tekrar inceledim. Caddede de in cin top oynuyordu. (Oysa caddenin girişinde stadın önünde turist kuyruğu vardı.) Her işaret küçük sarı apartmanı gösteriyordu. Gıcırdayan bahçe kapısını açıp, sarı boyalı, üç katlı o apartmanın kapısının önünde durdum. Tabela var mı diye takrar kontrol ettim, hayır, hiçbir iz, isim ya da afiş yoktu. Neden sonra gözüme zildeki bir yazı ilişti. 3. Katın zilinde FFF yazıyordu. Fundacion Francisco Franco’nun baş harfleri. Gayet loş olan merdivenleri tırmandım, mütevazı bir apartman dairesine vardım. İçeride harıl harıl çalışan orta yaşlı bir kadın, stajyer ya da yardımcı olduğunu düşündüğüm genç bir kız vardı. Perdeler kapalıydı ve içeride hummalı bir çalışma vardı. Kadın benimle ilgilenmedi, hatta gayet asık bir suratla işine döndü, zaten durmadan telefonu çalıyordu ve sürekli bir program ayarlamaya çalışıyor gibiydi. Genç stajyerse, onun aksine, gayet güler yüzlü ve yardımseverdi. Tezimle ilgili araştırma yapmak istediğimi, burada kitap ve döküman bulup bulamayacağımı sordum. Kibar bir dille bunun mümkün olmadığını söyledi. Neden mümkün olmadığını kitaplarla dolu yan odaya geçtiğimde anladım. Tüm duvarları Franco ile ilgili envai çeşit kitap ve yayınla dolu bir odaydı burası. Bir tür arşiv görevi de görüyordu burası. Franco ile ilgili yazılan her türlü kitap ve dökümanı bu arşive ekliyorlardı. Ortada büyük diktörtgen ahşap bir masa,  hemen kapının yanında da bir bilgisayar masası ile masaüstü bir bilgisayarın olduğu bir oda.  Bilgisayar başında da kafasını kaldırmadan çalışan bir araştırmacı. Kızcağız bana, araştırma yapmak için sadece bir bilgisayar olduğunu, bu sebeple gelmeden once mutlaka randevu alınması gerektiğini, dışarıya kitap ve döküman veremediklerini, mevcut kitapların da dijital ortamda bulunmadıklarını, çünkü kitapları dijital ortama aktaracak kadar eleman olmadığını anlattı. Randevu alabilir miyim, diye sorduğumda ise verebildikleri en erken tarih o günden 40 gün kadar sonrasıydı. O sırada arka odadan yaşlı bir adam çıkageldi. Sanırım oradaki en yetkili kişi oydu. 70 – 80 yaşlarında, uzun boylu, bir deri bir kemik, beyaz tenli, yüzünün beyazından alnındaki mavi damarlar rahatlıkla seçilen bir adam. Yüzünü ve giydiklerini bugün gibi hatırlıyorum. Krem rengi bir pantolon, uzun kollu mavi bir gömlek giymiş, gömleğin kollarını yukarı doğru kıvırmıştı, boynunda da gayet kaliteli ipek bir fuları vardı, ancak fular boynunun iyice sarkmış derisini gizleyemememişti. Bu haliyle tam da Simpsonlar çizgi filmindeki Homer’ın yaşlı patronuna benziyordu. Elimi sıktığında tüylerimin ürperdiğini hissetmiştim, aklımdaysa tek bir soru vardı: “Acaba bu adam İç Savaş sırasında ne yapıyordu?” Elbette yaşı o dönemi görmeye yetecek biri değildi, belki de savaş olurken daha doğmamıştı bile. Ancak o gün zamanın durduğu o odada, sanki Frankist bir askeri yetkilinin elini sıkmışım gibi hissettim. Buz gibi bir duyguydu. Yüzünde donuk bir gülümsemeyle, stajyer kızın söylediklerini bana o da tekrarladı, sonra yapmacık bir veda faslının ardından arka odalardan birine geçiverdi. Onca yolu boşuna gelmiştim. Ancak stajyer kız sayesinde enstitünün çıkardığı dergilerden bir kaç sayı alabildim. Bu ilginç arşivi hala saklıyorum. Enstitü tepkilerden korktuğu için ismini binaya asmıyordu, ancak gayet sağlam birer propaganda metni sayılabilecek dergileri basıyor ve dağıtıyordu. O dergileri okuyan var mıdır bilemiyorum tabi ki, ama, Franco ile igili her şey tü kaka olduğu bir toplumda ve bir zamanda Franco’yu öven bir dergi çıkarmak gayet iddialı bir işti bana göre.

 

Aynı gün müydü hatırlamıyorum, belki birkaç gün sonrasıydı, Madrid’in tam merkezindeki Sol Meydanı’nda bir gösteriye denk gelmiştim. Buraya kadar ilginç bir durum yok, çünkü, Sol Meydanı, bizim Taksim Meydanı gibi envai çeşit insanın bulunabileceği bir yer, şarkı söyleyenler ve hokkabazlık yapanlardan protestoculara kadar çok geniş bir yelpazede insana 7/24 yataklık ediyor. İlginç olan, ellerinde Franco dönemine ait bayrağı olan bir grubun gösteri yapmasıydı. Ne için orada bulunduklarına dikket etmedim,  ya da attıkları sloganlara. Ben sadece bayrağa konsantre olmuştum, çünkü bugün o bayrağı bulundurmak bildiğim kadarıyla yasak. Bugün herhangi bir falanjist/frankist öğeyi meydanlarda, gösterilerde kullanamazsınız. Belki büyük bir gösterinin içindeki birkaç adamdan biriydiler ve avama özgü bir şuursuzlukla hasbelkader o bayrağı sallayıp duruyorlardı. Belki bilinçli birer protestocuydular. Bunları ben bilemem elbette. Benim gördüğüm, gruba uzak bir mesafede grubu ablukaya almış polislerin olduğu ve protestoyu izlediğiydi. Muhtemlen de olaysız dağıldılar. Yanımda bulunan Barselonalı arkadaşımın benimle aynı şaşkınlığı yaşamadığını hatırlıyorum. “Franco taraftarları” demişti “sandığından çok daha fazla. Sadece tepkilerden çekiniyor ve seslerini çok yükseltmiyorlar. Şimdilik.” Bu aşırı yorumu bitaz hayalgücüne, biraz da Katalan olmasına bağlamıştım, ne yalan söyleyeyim. Bugün de bu yorumunu hala biraz aşırı buluyorum. Şöyle ki, Youtube’da Franco ya da Falanja ait herhangi bir video ya da marşın altındaki yorumlara bakarsanız, birbirine kıyasıya hakaret ve küfür eden İspanyollar’a denk gelebilirsiniz. Şuursuzca ve kör bir bağnazlıkla Franco’yu destekleyen bu insanların yazdıklarına şaşırabilirsiniz. Ancak, bu durum sadece Franco ve İspanya söz konusu olduğunda değil, sosyal medyadaki herkes için geçerli olabilir. Sosyal medyada yazılan saçmalıkları hepimiz zaman zaman okuyoruz. Ben, sosyal medyada okuduğumuz şuursuzlukların tüm topluma mal edilemeyeceğini düşünüyorum, en azından buna inanmak istiyorum.

 

Unutma meselesine tekrar dönelim. İspanyol toplumu bir tür sessiz mutabakatla unutmayı seçti, dedik. Evet, bu durum uzun yıllar bu şekilde bırakıldı. Franco diktatörlüğü boyunca zaten hesap sorulma gibi bir durum olamazdı, bu nedenle 1975 yılına kadar –rejimin propaganda faaliyetleri hariç- İç Savaş’tan pek söz edilmedi. Demokrasiye geçildiğinde ortam kırılgandı. Herkesin üzerinde anlaşabileceği bir anayasa yapmak zordu, ancak bu bir şekilde başarılmıştı. Bu nedenle, İç Savaş ve hesaplaşmak gibi konuların açılması,zaten kırılgan olan demokrasiye geçiş sürecine zarar verebilirdi. Bu nedenle bu konu o dönem de çok dillendirilmedi. Aslında burada birçok başka etmenden bahsetmek gerek. ETA’nın çıkış süreci, artan periferik milliyetçilik ve ayrılıkçı talepler, hepsi aslında Franco sonrasında, Franco öncesindeki kazanılmış hakların yeniden talep edilmesi gerçeğinde aranmalı. Hatta birkaç yıl önce Barcelona’da yaşanan protestolar bile, aslında ayrılıkçılık taleplerinden çok, toplumun Franco’lu yıllarla ve onun ardınan kalan kanunlarla yüzleşme talebi olarak okunmalı.  Herkesin ortak talebi, 1978 Anayasası’nın artık İspanya’ya yetmediği. Tabi burada başka birçok nokta var, ancak bu da başka bir yazının konusu olsun.

 

2007 yılında meclise tartışmalı bir yasa teklifi sunuldu. Hatırlama Kanunu (Ley de Memoria Historica) adlı bu yasanın amacı, İç Savaş ve sonrasındaki diktatörlük yıllarında işlenen suçları araştırmak, kayıpların izini sürmek, o dönemde aşağılanan birçok isme iade-I itibarda bulunmak gibi birçok şeyi kapsıyordu. Yasa birçok tartışmanın gölgesinde 2007’de yürürlüğe girdi ve çalışmalar başladı. Birçok isme iade-I itibar yapıldı, Frankist askerlerin isimlerinin verildiği sokak isimleri değiştirildi, toplu mezarların araştırılması için çalışmalar başlatıldı, İç Savaş’ta tam olarak kaç kişinin öldürüldüğü, mezarlarının nerelerde olduğu gibi araştırmalar yapıldı. Bu araştırmalar hala sürüyor. Örneğin, 2008 yılında kurulan Asociación para la Recuperación de la Memoria Histórica ( Tarihsel Hafızanın Canlandırılması Derneği) bu konuda birçok çalışma yapıyor. Derneğin yürüttüğü çalışmalara şu adresten ulaşılabilir: http://memoriahistorica.org.es

 

Hatırlama Kanunu ve ardından yaşananlarla ilgili tartışmalar hala sürüyor. Kimisi anne-babasının ya da dedesinin mezarının nerede olduğunu bilmek istiyor. O dönemde ailelelerinden koparılan ve “yeniden eğitilmek için” Frankist ailelere evlatlık verilen çocuklar, bugün gerçek ailelerini bulmak istiyor. Bunlar çok haklı talepler elbette. Öte yandan, Hatırlama Kanunu’nun eski hesapları açacağı, eski nefretleri yeniden canlandıracağı ve bunun kimseye faydasının olmayacağı ile ilgili görüşler de mevcut. Onların da haklılık payını teslim etmek gerek, çünkü aynı aileden iki kardeşin, iki farklı orduda savaştığı ve ailelerin dağıldığı hikayeler de var. Mevcut tartışmalar, bugünlerde PSOE tarafından önerilen, Franco’nun mezarının Şehitler Vadisinden taşınması ekseninde sürüyor.

 

İç Savaş ve sonrasıyla yüzleşme tartışmaları daha sürecek gibi duruyor. Peki Franco tüm bunların neresinde? İnsanların tamamının hayatında çıktı mı? Ya da kurumlardan silindi mi? Aslında özellikle Hatırlama Kanunu’nun bu konuda iyi bir başlangıç olduğunu belirmek gerek. Özellikle cadde ve sokaklardan Frankist askerlerin isimlerinin  kaldırılması ve Cumhuriyetçi Ordu’da savaşan kişilere iade-I itibar yapılması önemli bir eşikti. Fakat, bu konuda da daha alınması gereken uzun bir yol var ve sonunun nereye kadar gidebileceği herkesin merak ettiği bir konu. Örneğin, her şey sonuçlanıp, savaş suçları ispat edildiğinde tazminat talep edilecek mi? Ya da bu nasıl bir kaos ortamı doğurur? Şimdilik bunlar konuşulmuyor.

 

Franco’nun ailesi de bu olayın başka bir boyutu. Şöyle ki, Franco İç Savaş’ın başında rütbeli bir askerdi ve kazancı da bir askerinki kadardı. Ancak öldüğünde ailesine hatırı sayılır bir miras kaldı. Öyle veya böyle bir devlet başkanı olarak kazandığı bu güç, öldükten sonra yok olmadı sadece gözlerden uzakta yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Yani, 1975 yılında sonra, sanki Franco hiç yaşamamış gibi bir ortam var, oysa ki yaşattığı acılar hala birçok aile için taze. Ancak kimse, Franco ve ailesine hesap sormayı düşünmedi. Franco’nun mezarının taşınması talebi biraz da bu açıdan okunmalı. “Hatırlayacağız evet, ama tüm bu acıların en önemli sorumlusundan nasıl hesap soracağız?”

 

Sadece maddi imkanları değil, diktatörlük dönemi boyunca kurulan ilişkiler ağı da Franco ve ailesini İspanyolların hayatında bir şekilde var ediyor. Farklı gruplarla birçok politik ve ekonomik ilşkinin yanında aile ilşkileri de iç içe geçmiş bir yapıdan söz ediyoruz. Örneğin, Franco’nun tek kızı Carmen Franco y Polo’nun kızı Maria del Carmen Martinez-Bordiu y Franco’yu ele alalım. Yani, Franco’nun torununu. 1972’de Anjou ve Cadiz Dükü olan Alfonso ile evlendi. Kendisi, XIII. Alfonso’nun torunuydu. 1982’de boşandılar, ama iki çocukları var. Çocukları mevcut kraliyet ailesi mensubu olan bir figürden bahsediyoruz. Yani, kraliyet ailesiyle akrabalık ilişkileri olan bir aileden. Tüm ilişkiler bir yana, sadece bu bağ dahi, Franco’nun ailesine dokunulmasını zorlaştırıyordur.

 

Tüm bu yazdıklarımızdan sonra, sanırım bu yazıyı şöyle noktalayabiliriz:

Franco öldü, ama hayaleti hala İspanya’da dolaşıyor.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın