İçeriğe geç

“CERVANTES İSTANBUL’DA”

“Cervantes hiç İstanbul’da bulanmadı, ama İstanbul hep Cervantes’in eserlerinde vardı.” Bu cümleler Dr. Isabel Soler’e ait. Kendisi 23 Şubat 2019’da CRR’de İstanbul Cervantes Enstitüsü ve IBB Kültür AŞ işbirliğiyle gerçekleştirilen “Cervantes İstanbul’da” etkinliğinin konuşmacıları arasındaydı. Çok değerli katılımcıların olduğu etkinlikten aklımda kalan en güzel cümlelerden biri buydu.

“Cervantes İstanbul’da” etkinliği katılımcıları arasında Dr. Emilio Sola, Dr. Isabel Soler ve Dr. José Manuel Lucía gibi alanında tanınmış önemli İspanyol akademisyenler vardı. Ayrıca, Ankara Üniversitesi DTCF İspanyol Dili ve Edebiyatı’nın emektar hocalarından Dr. Ertuğrul Önalp ile İstanbul Cervantes Enstitüsü müdürü Dr. Gonzalo  Manglano de Garay da konuşmacılar arasındaydı.

2016 yılında başlayan ve Akdeniz çevresinde Cervantes’in bir şekilde bulunduğu yerlerin izini süren bir proje bulunuyor: “La Ruta Cervantina / La Red de Ciudades Cervantinas”. Bu proje dahilinde gezi programları, bahsi geçen şehirlerde Cervantes ile ilgili yapılan çeşitli kültürel aktiviteler bulunuyor. İstanbul bu güzergahlardan biri değildi, çünkü Cervantes hiç İstanbul’da bulunmamıştı. Taa ki bu güne kadar. “Cervantes İstanbul’da” etkinliği kapsamında, İstanbul da artık Cervantes Gezi Rotası’na,  yani “La Ruta Cervantina”ya dahil edildi. Haber İspanyol basınında, özellikle Cervantes’in doğum yeri olan ve bu rotanın da başlangıç noktası olan Alcala’daki yerel kanallarda geniş yer buldu.  İlk gezi de 22 Şubat’ta, etkinlik kapsamnda İstanbul’a davet edilen İspanyol misafirlerle yapıldı. İBB Kültür AŞ. müdürü bu rotanın İBB’nin akıllı telefon mobil uygulaması “Yürü Keşfet”e de “Cervantes Rotası” şeklinde eklendiğini söyledi.  Peki madem Cervantes İstanbul’a uğramadı, rota nasıl oluşturuldu? Burada Cervantes’in Yüce Sultan diye çevrilen La Gran Sultana isimli eserinde geçen yer isimleri baz alınmış. Böylece dileyen herkes bu uygulama ile Cervantes’in bizzaet kendisi gezmese de, eserlerindeki kişilere gezdirdiği yerlerin izlerini sürülebilir.

“Cervantes İstanbul’da” etkinliği benim açımdan çok faydalı geçti. Alanında yetkin isimleri dinlemenin insanı ne kadar geliştirdiğini, her an her saniye bir şey öğrenilebildiğini bir kez daha hatırladım. Konuşmaya önce Emilio Sola hoca başladı. Elbette alanı gereği, Cervantes’i tarihi bir perspektiften yorumladı. Özellikle Cervantes’in eserlerindeki “öteki” (el otro) başlığı altında sıralanabilecek öğeler ve karakterlerin öteki ile ilişkilerini anlattı. İlginç bir noktaya değindi. “Cervantes, Don Quijote’de Müslüman Öteki’yi kötülemez, çünkü medeni olana saygı duyar Peki nedir medeni? Bir inancı olan ve bir kanuna tabii olan insan. Müslüman  ya da Katolik farketmez. Cervantes, bu medeni insana bir şekilde saygı duyar.” Bu, kanonun dışında bir yorum, bu anlamda kıymetli benim için.

İkinci olarak konuşma sırası Dr. Isabel Soler’deydi. Kendisi Barcelona Üniversitesi İspanyol Dili ve Edebiyatı kürsüsünden bir akademisyen. Bir filolog. Yazının başındaki cümleler de ona ait. “Cervantes hiç İstanbul’a uğramadı. Cezayir’den İstanbul’a yollanmadan çok kısa bir sure önce fidyesini vererek kurtuldu. Peki ya İstanbul’a gelseydi ne olurdu?” Soler, konuşması boyunca işte bu soruya yanıt aradı: “Ya Cervantes İstanbul’a gelseydi ne olurdu?” Çok ufuk açıcı bir konuşmaydı. Dönemin özelliklerini göz önünde bulundurarak, bir olumlu bir de olumsuz bir tablo çizdi. Benim açımdam en etkileyici olan ise, “Cervantes İstanbul’da yaşasaydı. Don Quijote’yi Türkçe kaleme alacaktı ve Cervantes İspanyol Edebiyatı’na ait olduğu kadar, Türkçe’ye de ait olacaktı.” cümlesi oldu. Hayali bile güzeldi açıkçası.

Bir sonraki konuşmacı Dr. José Manuel Lucía’ydı. Lucía, aynı zamanda La Red de Ciudades Cervantinas’ın yaratıcısı. Istanbul’un da bu rotaya dahil edilmesindeki en büyük rol de ona ait. Kendisi Alcala Üniversitesi’nde akademisyen ve bir Cervantes uzmanı. Konuşmasında da Cervantes ile ilgili yapılan son araştırmalarda ortaya çıkan sonuçları paylaştı. Kendi adıma şaşırdığım, yeni duyduğum birçok bilgi verdi. Gayet eğlenceli geçen sunumuna şöyle başladı: “Cervantes’le ilgili kesin olarak  ne biliyoruz? Cervantes’le ilgili kesin olarak bildiğimiz tek şey gözlük taktığıydı, onun dışında kalan her bilgi ihtilaflı. (Gülüşmeler.) Tamam biraz bir şey biliyoruz, ama o kadar da çok değil. Miguel o dönemde çok sık rastlanılan bir isim değil, ama çok zor bulunan bir isim de değil. Cervantes ise o dönemde çokça kullanılan bir soyadı. Özellikle Castilla ve daha yukarıda Leon bölgesinde bu soyadına rastlıyoruz.  Arşiv belgeleri sayesinde de şunu biliyoruz: İnebahtı Savaşı’na katılan ve savaşta yaralanan tam iki tane Miguel de Cervantes var. Evet, tam iki. Biri bizim yazar olan Miguel, diğeri de savaşa katılan bir İspanyol. O da sonradan ünlü bir yazar oldu mu bilemiyoruz. ( Gülüşmeler.) Bildiğimiz bir diğer şey, Cervantes’in iyi de bir asker olduğu. Hatta büyük bir ihtimalle üst rütbeli bir asker olarak savaşa katıldığı.  Sizi hayal kırıklığına uğratacağım ama, bir diğer bilgiyi de paylaşayım: Cervantes fakir değildi. Hatta kendisine gayet iyi ücretler ödenen işlerde çalıştığını biliyoruz. Don Quijote’yi de, zindanda, dört duvar arasında perişan bir halde yazmadı. Tüm bunlar, yani, Cervantes’in fakir olduğu ve Don Quijote’yi bir hapishane hücresinde kaleme aldığı, bize 19. yüzyıl Romantizminin bir armağanı. Hepimiz zorluklar içinde mücadele eden bir dahi yazar fiigürünü seviyoruz. Bu bize, daha romantik geliyor ve tabi alıcısı da daha fazla oluyor. Ancak üzgünüm ama Cervantes fakir değildi; yani, çok zengin değildi belki ama sefalet içinde de yüzmüyordu. Biz de romantiğiz ama , biz 21. yüzyıl romantiğiyiz, 19. yüzyıl değil. Bizim biraz daha ayaklarımız yere basıyor. ( Gülüşmeler.)” Evet Dr. José Manuel Lucía’nın konuşması her açıdan ufuk açıcıydı. Birçok yeni bilgiyi paylaştı. Son olarak, Cervantes’in kemiklerinin de bulunduğunu, bu şekilde mezarının da bulunduğunu, “Mezarı kayıp” mitinin de bu şekilde yıkıldığını ekledi. Bilenler bilir, İspanyol Edebiyatı söz konusu olduğunda iki yazarın  (Cervantes ve Lorca) mezarının  aranması çalışmaları hiç bitmeyen bir tartışma konusudur. Hemen her yıl bahsi geçen yazarlarla ilgili basında bir haber paylaşılır, “Bulundu, bulunacak, kemikler inceleniyor, vs “diye. Sonuç hep hüsran olur.  Fakat hocanın söylediğine göre Cervantes’in kemikleri bulundu ve bu dosya kapandı. Bu da yeni bir haber edebiyat dünyası açısından.

Son konuşmacılar Dr. Ertğrul Önalp ve Dr. Gonzalo Manglano de Garay oldu. İstanbul Cervantes Enstitüsü müdürü Manglano, Cervantes ve kanondaki yeri konulu kısa bir konuşma yaptı. Ertuğrul Hoca da, Yüce Sultan’daki tarihi gerçekleri anlattığı sunumu ile oturum kapandı.

Aradan sonra, gazeteci ve sinema araştırmacısı Javier Rioyo tarafından hazırlanan Don Quijote belgeselinden kısa bir bölüm izlendi. Javier Rioyo sunumunu da kendisi yaptı. 90 dakika olarak hazırladığı belgesel film, sinema tarihi boyunca farklı yönetmenlerce çekilen Don Quijote filmlerinden oluşan bir kolaj. İngilizce altyazılı belgesel filmin bir kopyasını İstanbul Cervantes Enstitüsü’ne de verdiğini ve dileyenlerin filmi buradan izleyebileceğini söyledi. “Dünya sinemasında Don Quijote” şeklinde özetlenebilecek kısa konuşmasında  şu bilgileri paylaştı: İlk uzun metraj Don Quijote filmi, bir Franız öğrenci tarafından çekilmiş ve 20 dakika uzunluktaymış. En değerli Don Quijote örneklerinden biri ise ünlü yönetmen Orson Welles’a ait. Welles, fDon Quijote’nin büyük hayranıymış ve filmin çekimleri için birçok deneme yapmış. Filmi bitirememiş,  ama yine de en değerli ilk örnekler ona ait diye yorumladı Rioyo. Film internetten rahatça bulunabilir. Bu vesileyle, acaba Türk Sineması’nda bir Don Kişot filmi çekilmiş mi diye küçük bir araştırma yaptım ve 1971 yapımı “Don Kişot Sahte Şövalye” filmine denk geldim. Don Kişot’u Münir Özkul’un, Sanço Panza’yı ise Sami Hazinses’in oynadığı bu film, hem oyuncuları hem de sinema tarihindeki yeri açısından çok önemli. İnternette herhangi bir kaynakta bulamadım, umarım bir sinema araştırmacısı bu satırları okur ve bu filme ulaşmanın bir yolunu bize gösterir.

Tüm konuşmacılardan bahsettim. Ama sahneye çıkan birini daha anmadan geçemeyeceğim. CRR’nin kedisi. Evet, 3 saat boyunca kah koltuklar arasında, kah sahnede masanın orasında burasında gezindi, zaman zaman esnedi, arada miyavladı, ama konuşmacılar da dahil hepimizi güldürdü. İstanbul’un da dolaylı olarak konuşulduğu bir toplantıda, İstanbul’un gerçek sahibini, yani kendini, hatırlattı bir anlamda.

Bir de aksayan yönlerle ilgili bir iki kelam edeyim.  Oturuma, İstanbul ve Ankara Üniversiteleri’nden birkaç arkadaşla birlikte katıldık. Konuşmaların yapıldığı ilk ayakta, Ankara ve İstanbul Üniversitesi’nden bazı hocalar bulunmakla birlikte, sanki İspanyol Dili camiasından yeterli katılım yoktu.  Belki, akşam yapılan Cervantes Orkestrası Konseri’ne katılan olmuştur. Ben ona katılamadığım için bir yorum yapamam. Salondaki çeviri hizmeti gayet iyi işledi. Çevirileri değerlendiremeyeceğim, çünkü kulaklık kullanmadım. Bence tek aksaklık moderatörün İspanyolca değil, Türkçe konuşmasıydı. Belki kendisine böyle telkin edilmiştir, ya da belki çok heyecanlanmasından kaynaklıdır bilemiyorum, ama salonun büyük bir kısmı ya İspanyoldu ya da İspanyolca biliyordu. Onun konuşmaya başladığı zamanlarda İspanyol konuşmacılar kulaklıklarını çıkarttılar ve İspanyolca konuşmasını beklediler. Arada kaçan cümleler, kopukluklar oldu, senkron bozuldu. Yine de bir şekilde toparlandı, ama İspanyolca bir etkinlikte, sunumu da İspanyolca yapsaymış daha yerinde olurmuş kanaatindeyim. Bir de biz Türkler sanırım soru sormayı bilmiyoruz. Hem ne soracağımızı, hem nasıl soracağımızı. Genel bir üslup sorunumuz var Tüm konuklar konuşmalarını bitirdiğinde soru-cevap kısmına geçildi. Kim olduğunu hatırlayamadığım bir dinleyici grubundan biri söz aldı ve “Bu kadar önemli bir yazar olan Cervantes’in Türkçe’de neden bu kadar az çevirisi bulunuyor?” sorusunu sordu. Konuşmacılar doğal olarak, sorunun kime yöneltidiğini sordular. Bahsi geçen grup kahkahalar eşliğinde “Ortaya soruyoruz, kim üzerine alınırsa” dedi ve ekledi. “Biz de çevirmeniz de o anlamda soruyoruz.” Soruyu doğal olarak konuşmacılar arasındaki tek Türk olan Ertuğrul Hoca üzerine aldı ve kendi yaptığı çevirilerden örnekler de vererek cevapladı. Ancak en doyurucu yanıt, Cervantes Enstitüsü müdürü Gonzalo Manglano’dan geldi. Manglano, şu an Don Quijote’nin bir çevirisi üzerinde çalışıldığı, bu çeviriye destek verdikleri ve yakında elimize ulaşacağı haberini verdi. Sevindirici haber, çeşit güzeldir. Sanırım bahsi geçen gruptaki dinleyiciler, dolaylı yoldan, bir kısım çeviri faaliyetlerinde bulunmak istediklerini bildirmek istediler; ancak bu kadar zengin konuşmacıların olduğu bir etkinlikte aynı minvalde ufuk açıcı sorular gelmedi. Ne onlardan ne de bizden. (Evet, bu aynı zamanda, bir özeleştiridir.) Bir diğer eleştiri de o akşam yapılacak Cervantes Filarmoni Orkestrası konser biletleri için. Konser biletleri Biletix’ten satıldı. 56 lira ile 116 lira arasında değişen üç kategori fiyatı vardı. Fiyat ayarlamasını kim yaptı bilemiyorum ama bu kadar sınırlı bir dinleyici kitlesine hitap eden bir etkinlik için çok yüksek bir fiyatlandırma olduğu belliydi. Sonuç olarak, elde kalan onlarca bilet, konuşmaları dinlemeye gelenlere “ücretsiz” dağıtıldı. Peki ya hem konuşmayı dinlemeye gelip, hem de bileti satın almış olanlar? Salon boş kalmasın diye yapılan bu zaruri durum bence bir adaletsizliği de doğurmuş oldu. Umarım akşamki konsere gösterilen ilgi yerinde olmuştur da kimsenin emeği boşa gitmemiştir.

Son olarak İBB Kültür AŞ. müdürü ile ilgili birkaç cümle etmek isterim. Hem böyle bir etkinlikte Cervantes Enstitüsü ile işbirliği yapması hem de bizzat bulunması gerçekten dikkate değerdi. Fakat, benim dikkatimi çeken bir başka nokta, kendisinin konuya olan hakimiyetiydi. Açılış konuşmasın yaparken hem “La Ruta Cervantina”ya İstanbul’un dahil edilmesinin önemimden bahsetti, hem Cervantes’in eserlerinden. Konuşmasını Cervantes’ten yaptığı alıntılarla süsledi. Bir önceki gün yapılan geziye de bizzat iştirak etmiş ve İBB akıllı telefon uygulamasındaki Cervantes Rotası’nı da o sırada tanıttı. Dostlar alışverişte görsün babında etkinliklerden etkinliklere koşan yönetici profilinin dışında, yaptığı isle gerçekten hemhal bir yönetici olması, genelde olumsuz örneklere alışmış bünyeler olarak  şaşkınlık yarattı. Sürekli olumsuz örneklerle karşılaştıkça, olumlu örnekleri görmek insanı şaşırtıyor. Bu gibi yöneticilerin sayısının her yerde artmasını dileriz.

Bu vesileyle, İspanyol kültürü ve edebiyatıyla ilgili etkinliklerin artmasını ve hepsine bolca katılabilmeyi gönülden dilerim.

 

 

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın