İçeriğe geç

“BUGÜN GİT YARIN GEL”

Tembelliğe ilk kez kim ölümcül bir günah dediyse hakikaten büyük adammış. Daha önceki yazılarımızın birinde bu konuya ciddiyetle değinmiş bizler, şimdi bu günahın geçmişiyle ilgili uzun ve derin araştırmalara girişmeyeceğiz; her ne kadar tarihin derinliklerine saplanmış nice günahlar olduğunu ve bunların tarihini incelemenin de gerçekten ilginç olacağını bilsek de. Sadece şunun üzerinde anlaşalım, dinimiz cennetin kapılarını bir Hristiyan’dan gayrısına kapadı ve hep kapamış olacak.

Ben birkaç gündür bunları düşünüyordum ki, evime şu yabancı konuklardan biri geldi, hani şu ülkemiz hakkında her daim mübalağalı fikirleri olanlardan; hani buranın insanlarının hepsinin olağanüstü, dürüst, cömert ve hâlâ daha taa ikiyüz yıl öncesinin şövalyeleri gibi ya da hâlâ Atlantis’in öbür yakasındaki konargöçer kabileler gibi olduğunu düşünenlerden: Bunlar ilk seferinde, karakterimizin (bizim enkazımız olan) bir ören yeri gibi el değmemiş haliyle muhafaza edildiği hayaliyle geliyorlar; ikincisindeyse aynı yollarda artık biraz yalpalıyorlar ve insanları yollardaki tehliklerden korumakla görevli muhafızları dahi soyan hırsızlardan olup olmadığımızı soruyorlar.

Şurası bir gerçek ki, bizim ülkemiz ne ilk görüşte ne de ikincisinde tanınabilecek ülkelerden biri. Eğer cüretimizi mazur görürseniz, büyük bir zevkle onu, hani hilesini anlayamayanlar için şaşırtıcı ve anlaşılmaz bulunan şu saçma sapan hokkabazlık gösterileriyle kıyaslardık ( ya da kıyaslayabiliriz) ; ama (ülkemiz) bir kez tanındıktan sonra da, saçma bahaneler bulmak için kafa patlatmasıyla olduğu kadar zekasıyla da insanı hayretler içinde bırakır. Çoğu kez olayların gözle görülür bir nedeninin bulunmayışı bizi işin içinde daha derin sebeplerler olması gerektiğine inandırır. Tıpkı anlamadığı bir şeyi yoksaymasının beceriksizlik olduğunu kendine itiraf etmek yerine, gururu yüzünden, olayların aslında ne kadar anlaşılmaz olduğunu yüksek sesle haykırmak istemesi gibi.

Aslında, bizi neyin harekete geçirdiği konusunda kendi içimizde de bilgisiz birçok kişi bulunduğundan, yabancıların bizi kolay kolay anlamayışını tuhaf bulmaya da hakkımız yok.

İşte böyle bir yabancı, elinde benim için bir tavsiye mektubuyla geçenlerde evime teşrif etti. Onu ülkemize getiren karmaşık aile meseleleri, bir takım iş planlarıyla ilgili talepler ile sanayi ve ticaret alanlarında Paris’te tasarlamış olduğu geniş çaplı bazı yatırımları yapmaktı.

Komşularımızın hareketli yapısına uygun bir biçimde, en kısa sürede sermayesini aktaracağı uygun bir yatırım aracı bulamazsa, bana kibarca burada çok kısa bir süre kalacağını söyledi.

Yabancı misafirin durumu, üzerinde durulmaya değerdi. Kısa sürede kendisiyle dost olduk ve her yürüyüşe çıktığımızda, kendisini mümkün olan en kısa sürede evine dönmeye ikna etmeye çalıştım. Her seferinde beni büyük bir dikkatle dinledi ve sonunda ne demek istediğimi daha açık anlatmamı istedi.

–Bakınız –dedim–, Mösyö Sans-délai, ismi buydu; burada onbeş gün geçirmek ve bu sürede işlerinizi halletmek niyetindesiniz.

–Elbette –diye yanıtladı–. Onbeş gün, ki çok bile! Sabah soyağacımı araştırması için bir uzman buluruz; akşam evrakları veririz ve atalarımı araştırır ve gece de artık kim olduğumu öğrenmiş olurum. (Ticaret) planlarıma gelince, bana vereceği bilgilere göre yarından sonraki gün usulüne uygun bir şekilde her şeyi ibraz ederim; zaten o zaman da her şey açıklığa kavuşmuş ve aksi inkâr edilemez olacaktır ( ki sadece bu durumda haklarımı savunacağım); üçüncü gün dava görülür ve ben de hakkımı alırım. Mal varlığımı harcamak istediğim yatırımlarıma gelince, dördüncü gün teklifleri vermiş olurum. İyisiyle kötüsüyle, teklifler görüşülüp kabul ya da reddedilir, böylece beşinci gün de geçer; altıncı, yedinci ve sekizinci günler Madrid’te ne var ne yok şöyle bir gezerim; dokuzuncu gün dinlenirim; eğer burada daha fazla kalmak istemezsem onuncu gün arabada yerimi almış olurum ve eve dönerim; bakın, onbeş günden beş gün arttı bile!

Mösyö Sans- délai konuşmasını bitirene kadar, bedenimde beni zorlayan bir kahkahayı bastırmaya çalıştım; eğitimim zamansız neşemi bastırmayı başardıysa da, işle ilgili planlarının yüzümü gözümü şekilden şekile soktuğu acıma duygusu ve şaşkınlıkla karışık tatlı bir tebessümün dudaklarıma yayılmasını engellemeye yetmedi.

–İzin verin, Mösyö Sans-délai – Resmiyeti bozmadan biraz da alayla şöyle dedim – Madrid’te kalacağınız onbeş ay boyunca sizi yemeğe davet etmeme izin verin.
–Nasıl?
–Değil on beş gün, siz daha onbeş ay daha burada kalırsınız, diyorum.
— Şaka mı yapıyorsunuz?
–Elbette hayır.
–Nasıl yani, ne zaman istersem gidemeyecek miyim? Bu çok komik!
–Şunu bilin ki, sizinki gibi işleyen ve çalışan bir ülkede değilsiniz.
— Ah!, yurtdışına çıkan İspanyollar, hemşehrilerine tepeden bakmaları yüzünden onlar hakkında (sürekli) kötü konuşma alışkanlığı ediniyorlar.
— Sizi temin ederim ki, demin anlattığınız onbeş gün içinde, ihtiyacınız olan tek bir kişiyle dahi konuşamayacaksınız bile.
–Saçmalık! Hepsiyle görüşeceğim!
–Göreceğiniz tek şey hepsinin ataleti olacak.

Mösyö Sans-délai’nin tecrübelerle ikna edilmeye pek gönüllü olmadığını biliyordum, ben de sustum, gerçeklerin zaten çok geçmeden benim yerime konuşacağını biliyordum.

Ertesi gün oldu, ve soy kütüğünü araştıracak birini bulmak için düştük yollara, ki onu da bir arkadaştan diğerine, bir tanıdıktan öbürüne sora sora bulacaktık; sonunda bir tane bulduk, ama telaşımıza şaşırmış muhterem bize açıkça biraz zamana ihtiyacı olduğunu söyledi; adamı biraz sıkıştırdık ama bize, biraz gezin dolaşın da birkaç güne gelin, dedi. Kendi kendime güldüm, sonra yanından ayrıldık. Üç gün geçti, tekrar yanına vardık.

— Bugün gidin yarın gelin –diye cevap verdi yardımcısı–, çünkü beyim henüz kalkmadı.

— Bugün gidin yarın gelin –dedi sonraki gün de–, çünkü beyim tam da evden çıkmak üzereydi.
— Bugün gidin yarın gelin –diye yanıtladı bir diğerinde–, çünkü beyim öğlen uykusunda.
— Bugün gidin yarın gelin –diye yanıtladı bir sonraki pazartesi–, çünkü boğa güreşi izlemeye gitti.

Hangi gün, hangi saat görülür bu İspanyollar? Sonunda gördük, ve Bugün gidin yarın gelin –dedi bize–, “çünkü (ne yapacağımı) unuttum. Bugün gidin yarın gelin, çünkü işler karışık.”

Onbeş gün geçmişti; ama arkadaşım Díez soyadı hakkında bir bilgi talep etmişti ve adam onu Díaz olarak anladığından bulduğu şeyler hiçbir işe yaramamıştı. Aile büyükleriyle ilgili yeni haberleri beklerken, şimdiden umutsuzluğa kapılmış arkadaşıma tek kelime edemedim. Daha bu işini halledemeden, yatırımlarıyla ilgili diğer işlerine girişmesinin yersiz olacağı da çok açıktı.

Yapmayı planladığı iş yatırımları ve kuracağı ortaklıklar için bir tercüman bulmak hasıl oldu; soyunu araştıracak kişiyi bulmak için hangi aşamalardan geçtiysek tercümanı da öyle bulduk; bir günden diğerine geçerken sonunda ayın sonunu ettik. Günlük nafakasını temin etmek için de acil paraya ihtiyacı vardı; ama çalışacak uygun zamanı da bir türlü bulamıyordu.

Katip, nüshaları hazırlarken de aynısını yaparak, evrakları yalan dolanla doldurmuştu; çünkü bu ülkede okuma yazma bilen bir katip bulunmaz. Bununla da kalmadı; bir terzinin yirmi dört saatte yapmasını söylediği bir takım elbiseyi yapması tam yirmi gün sürdü; ayakkabıcının (tamirde) gecikmesi arkadaşımı botlarını hazır almak zorunda bıraktı; ütücünün bir gömleği ütülemesi on beş gününü aldı; siperliklerini değiştirmesi için şapkasını yolladığı şapkacı yüzünden iki gün başı açık kaldı da evden çıkamadı. Ne saygılı ve ne ince davranışlar!

–Bu ülkeyle ilgili ne düşünüyorsunuz, Mösyö Sans-délai? –dedim ona bu tecrübeleri yaşadığında.
— Bence her biriniz nev-i şahsına münhasır insanlarsınız…
–Tam da öyleyizdir. Kaşığı ağzımıza götürmeyiz, çünkü armudun pişip ağzımıza düşmesini bekleriz..

(Yabancı misafir) Günlerce gidip gelerek, şimdi burada belirtmeyeceğim bir şubeye, ismi ısrarla tavsiye edildikten sonra, bir yatırım teklifiyle birlikte gerekli her şeyi ibraz etti.

Dördüncü günün sonunda ısrarımızın meyvesini aldık.

— Bugün gidin yarın gelin –diye yanıtladı kapıcı –. Görevli memur bugün gelmedi.
— Muhakkak mühim bir şey olmuştur da gelememiştir –dedim kendi kendime. Biz de biraz gezintiye çıkalım dedik, ve tesadüf bu ya! Retiro Park’ta kime rastladık dersiniz? Görevli memura! Madrid’in parlak kış güneşinin tadını parkta eşiyle gezinerek çıkarmakla aşırı derecede meşgulken!.

Sonraki gün Salı’ydı ve kapıcı bizi yine şöyle yanıtlıyordu:

— Bugün gidin yarın gelin, çünkü görevli memur bugün hiçbir görüşmeciyi kabul etmiyor.
–Tabi canım, ne büyük işler yüklenmiştir sırtına, ondandır –, dedim ben de.

Anasının gözü ve her daim cinfikirli biri olduğumdan, kapının deliğinden bir bakıvermenin yollarını aradım. Zat-ı şahaneleri mangala sigarasını fırlatmakla meşguldü ki, bir yandan da elinde tutmakta olduğu Correo (gazetesi) zırvası ile isabet ettirmesi hayli zordu.

–Kendisini bugün görmeniz imkânsız –dedim arkadaşıma–; zat-ı şahaneleri gerçekten de çok meşguller.

Çarşamba günü ise memur birdenbire bizimle görüşmeyi kabul etti. Ne büyük lütuf! Dosya, bir talihsizlik sonucu, dostumuzun (ve planlarının) tek düşmanı olan bir görevliye aktarılmıştı, ki (dostum) bu konudan zararlı çıkacaktı. Dosyanın iki ay raporunu tutmuş ve sonra kendisinden beklediğimiz bilgilerle birlikte gelmişti. Ancak şurası bir gerçek ki, raportörün bu yakın arkadaşı için rehine bırakacak bir şey bulamamıştık. Onun da öyle asil bakan gözleri vardı ki, hiç şüphesiz bu gözler onu, boşa geçen zamanlarında, geliş nedenimizin haklılığına inandırmıştı.

Tekrar dosyaya dönecek olursak, dosya, o konulara cevap vermeyen sevgili büronun o biriminin eline düşmüştü; bu küçük hatayı düzeltmek gerekiyordu; bahsi geçen büronun ilgili birimine dosyamızın peşi sıra üç ay gittik geldik, adeta tavşan arayan bir ferret gibi, arayan ama ne ölü ne de diri tavşanı deliğinden çıkaramayı bir türlü başaramayan. Durum şuydu; dosya ilk bürodan diğerine yollanmış ancak ona da bir türlü ulaşmamıştı.

–Buradan falanca tarihte çıkmış– diyordu birinde.
–Buraya bir şey gelmedi –diyordu diğer büro da.
–Boş laflar! –dedim Mösyö Sans-délai’ye — Biliyor musunuz, bizim dosya herhalde kırklara karıştı, hatta şu an daldan dala konan bir güvercine dönüşmüş de olabilir.

Başka bir şey yapmak lazım gelirdi… Gelsin bakalım rüşvetler! Gelsin tekrar koşuşturmalar! Gel de çıldırma!

–Bu tür şeylerin –dedi memur monoton bir ses tonuyla–, kendi işleyiş hızında seyretmesi kaçınılmaz.

Yani, söylemeye çalıştığı, tıpkı askerlik hizmeti gibi, dosyamızın yıllar boyunca sürüncemede kalmasıydı.

(Yabancı misafir) Sonuç olarak, yaklaşık altı ay girip çıktıktan, ve imzaya verildikten ve raporlandıktan, ve imzadan geçtikten sonra, ofiste ya da masada kaldıktan ve her daim bugün gidip yarın geldikten sonra, evrağın kenarında “Katılımcının planı, doğruluğu ve kullanışlılığına rağmen, reddedilmiştir.”yazan küçük bir notla çıkagelmişti.

–¡Ah, ah, Mösyö Sans-délai! –diye kahkahalarla güldüm–; bizim işlerimiz böyle.

Ama Mösyö Sans-délai, memurların tamamına karşı pes etmişti, öyle ki sanki şeytanlara boyun eğmiş gibiydi.

–Bunun için mi seyahatimi bu kadar uzattım? Altı ay sonunda, çaldığım her kapıdan Bugün gidin yarın gelin lafından başka bir şey duymayı başaramayacak mıydım? Bu meşhur yarın sonunda geldiğinde, hayır deyip kestirip atıyorlar. Peki ya onlara rüşvet versem? Ya da bir iyiliğim dokunsa? Planlarımıza karşı en karışık entrikaların kurulduğu kesin.
–Entrika mı, MösyöSans-délai? İnsanın bir entrikayı iki saatten fazla sürdürmesi mümkün değildir. En gerçek entrika tembelliktir; sizi temin ederim ki işin içinde başka bir iş yok; tek gerçek sebep bu; ama gerçekleri anlamaktansa onları reddetmek daha kolay tabi.

Hazır sırası gelmişken, kısa bir süre konudan sapacak olsak da, bu olumsuz konuşmalarla ilgili bana söylenenleri sessizce geçiştirmeden (burada) aktarmak istiyorum.

–Bu adam sonunda her şeyini kaybedecek –çok vatansever ve görmüş geçirmiş bir tanıdığımın bana dediği buydu.
–Bu bir bahane değil –diye sözünü kestim–; eğer bu adam iflas ederse, talep ettiği şeyi alırken (yaşadıklarıyla) hiç ama hiçbir şeyini kaybetmiş sayılmayacak; (sadece) cüretinin ve cehaletinin cezasına katlanacak.
— Böyle bir niyetle nasıl ortalığa çıktı?
–Farzedin ki parasını sokağa atmak ve batmak istiyor; burada birisi memura bir şeyini rehin bırakmadan ölemez mi?
–Böylesi, bu yabancı beyefendinin (yapmak) istediklerinin aynısını bugüne kadar farklı yollarla yapanlara zarar verebilir.
— Başka bir yolla yapanlar, yani, kötü bir yolla mı demek istiyorsunuz?
–Evet, ama sonuç olarak onlar işlerini halledebilmişler.
–İşleri yanlış yoldan yapmanın sonu bir gün gelse gerçekten de yazık olurdu! Çünkü, bugüne kadar işler mümkün olan en kötü yolla yapılmıştır. Kötülüğü müzminleştiren şeylerle ilgili düşünmeye hiç gerek duyulacak mı? Eskilerin yenilere zarar verip veremeyeceğine bir bakmak lazım önce.
–Böyle gelmiş böyle gider; bu zamana kadar böyle yapıldı her şey; bundan sonra da böyle yapmaya devam edeceğiz.
— İşte bu nedenle doğar doğmaz mamayı ağzınıza tıkmalılar.
–Sonuç olarak, Bay Fígaro, o bir yabancı.
–E öyleyse neden bu ülkenin koşullarına uymuyor?
–Çünkü bu hilelerle kanımızı emmeye geliyorlar.
–Bakın beyefendiciğim –diye bağırdım, daha fazla kendime hakim olamayarak–, çok büyük bir yanılgı içindesiniz. Siz de her işe, iyi olanın önüne bir engel koyarak başlamayı ve hepsini bertaraf etmeyi huy edinmiş birçokları gibisiniz. Burada hepimiz, hiçbir şey bilmeden sadece her şeyi sezmeyi istemenin ve işin ustalarını dikkate almamanın o delice kibrini taşıyoruz. Hiçbir ilim bilmeden sadece ilim sahibi olmak arzusu taşıyan milletler kendilerinden daha fazlasını bilenlere başvurmaktan başka çare bulamazlar.

Tanımadığı bir ülkede — diye devam ettim— servetini riske etmek için bulunan bir yabancı, yeteneğiyle ve parasıyla topluma sayısız fayda sağlayacak kadar nakitini dolaşıma sokuyor. Eğer kaybederse, bir kahramandır; eğer kazanırsa, adil olan çalışmalarının karşılığını hakkıyla almasıdır, çünkü, bize, kendi başımıza asla yapamayacağımız nice faydalar sağlamış olacaktır. Bu ülkeye gelen bu yabancı, sizin dediğiniz gibi, bu ülkenin parasını almak için gelmiyor; tabi ki buraya geliyor, çünkü burada düzen kurmak istiyor, ve altı ayın sonunda artık bir yabancı değil o, olamaz da; tüm o pahalı zevkleri ve ailesi artık onu bu yeni vatanına bağlıyor; servetini kazandığı yere ve yoldaş edindiği halka karşı artık bir gönül bağı var; çocukları İspanyol, torunları da öyle olacaklar; parasını dışarı çıkartmak yerine, parasını burada değerlendirmeye, yatırım yapmaya ve parasını çoğaltmaya geldi; para kadar önemli bir diğer şeyini, yeteneğini bir kenara bıraktı; kendini geçindireceği parayı az ya da çok buranın insanına harcadı; bir gelişim gösterdi, hatta böylece bu yeni ailesinin gelişimine katkı sağladı.

Bu önemli gerçekler üzerinde mutabık kalan tüm bilge ve tedbirli hükümetler, yabancıları kendi ülkelerine çağırmışlardır: Fransa yüksek görkemini, büyük konukseverliğine borçludur; diğer ülkelerin sonlarda kaldığı bir zamanda , Rusya, bu kadar kısa bir sürede en ileri milletlerden biri olmasını, dünyanın her yanında yabancıları çağırmasına borçludur; Birleşik Devletler zaten tamamen yabancılardan müteşekkildir… Ama mimiklerinizden ikna olmamaları konusunda kendilerini kesinlikle ikna etmiş kişileri iknaya çalışmanın ne kadar zor olduğunu anlıyorum -diyerek kendimi tam zamanında durdurdum- Tabi, zat-ı aliniz buyurursa, size büyük umutlar da bağlayabiliriz.

Bu sert tartışmayı bitirince, sevgili Sans-délai’yi aramaya koyuldum.

–Ben artık gidiyorum, Bay Fígaro—dedi bana–. Bu ülkede hiçbir şey yapmaya vakit yok; (işlerimi) sadece bu muteber başkentte neler var bir görmekle sınırlı tutacağım.
–¡Ah! Dostum –dedim, gönül rahatlığıyla gidin, çünkü kalan son sabrınızı da kaybetmek istemezsiniz ; bu arada daha bizimle ilgili her şeyi de görmediniz.
–Mümkün mü böyle bir şey?
–Bana hâlâ inanmıyor musunuz? Size onbeş gün (lafınızı) hatırlatırım…

Mösyö Sans-délai’in bir mimiğinden bu hatırlatmanın hiç hoşuna gitmediğini anladım.

Bugün gidin yarın gelin –her yerde bize bunu dediler–, çünkü bugün görüşemezsiniz.
–Size özel izin vermeleri için (dosyaya kendinizi hatırlatacak) bir şey koyun siz de.

Hatırlatma lafını duyan arkadaşımın yüzü görülmeye değerdi doğrusu; rapor, rehin ve altı ay hatırına gelmiş gibiydi. —Ben bir yabancıyım—diye memnun bir ifade takındı.. Sevgili hemşehrilerim için güzel bir öneri!

Arkadaşım her seferinde daha çok şaşırıyor ve her seferinde bizi daha az anlıyordu. Günler geçtikçe (bazı ölüm vakaları ve bugün gidip yarın gelmeler gibi sebeplerle) birkaç tuhaflık daha görmüş olduk. Sonuç olarak, altı ay sonunda, eğer bir altı ay daha burada kalırsa, ülkesinde bizim ülkemizi şerle yad edeceğiyle ilgili fikrime geldi; zaten benim de önceden söylediğim şeylere hak vererek ve yurtdışına bizim adetlerimizle (ve tuhaflıklarımızla) ilgili müthiş haberler görürerek; her şeyden önce, şu altı ay boyunca bugün gidip yarın gelmekten başka bir şey yapmayı beceremeyeceğini ve sonu bir türlü gelmeyen o yarınlarda gidip gidip geldiğini söyleyerek, yapabileceği en iyi şeyin bu ülkeden gitmek olduğunu söyledi.

Haklı mı, aylak okur (eğer buraya kadar okuyabildiysen tabi), sevgili Mösyö Sans-délai bizler ve tembelliğimiz hakkında kötü konuşmakta haklı mı? Yarın, bu sefer seve seve evlerimizi ziyaret etmek için tekrar gelmesi mümkün olur mu? Bu soruyu da yarına bırakalım, çünkü okuyucu sen de bunu bugün okuyamayacak kadar yorgun olacaksın zaten: ve eğer , her zaman yaptığın gibi, yarın ya da öbür gün de kütüphaneye gidemeyecek kadar tembel olursan, hatta cüzdanını cebinden çıkaramayacak kadar ya da sana (daha önceden) verdiğim o küçücük kitapçıklara bir göz dahi atamayacak kadar tembellik edersen, sana nasıl bunları gördüğümü, adım gibi bildiğimi ve hep sustuğumu anlatacağım. Çok kez başıma geldi, sırf bu yüzden, havadan sudan ya da başka nedenlerden, birçok aşk macerasını elimden kaçırdım; küçük bir çabayla elde edebileceğim ne iş umutlarını ve başlayıp sönen ne hırslarımı terkettim; tek bir ziyaret yapmaya üşendiğimden belki tüm hayatım boyunca benim için çok değerli olacak sosyal ilişkileri kurmaktan vazgeçtim; yarına bırakmayıp bugünden hallettiğim tek bir işimin olmadığını sana itiraf edeyim; sana şöyle diyeyim, saat 11’de kalkarım, öğlenleri de öğle uykusuna yatarım, her iyi İspanyol gibi yedi sekiz saat bir kahvehane masasının başında sanki masanın beşinci ayağı benmişim gibi durup konuşur, arada horlarım; kahveyi kapattıklarında, yavaşça o günkü toplantıma geçerim (tembellikten ötürü günde bir taneden fazlası da olmaz), olduğum yerde çakılı vaziyette bir sigarayı söndürür diğerini yakarım ve durmadan esneyerek geceyarısını ya da sabahın 1’ini ederim; çoğu kez tembellikten akşam yemeğimi yemem, hatta tembellikten yatağa da girmem; sonuç olarak, sevgili okuyucum, bu umutsuz hayatım içinde, kimse gırtlağımı sıkmadı ve ben ömrüm boyunca da hep tembeldim. Son olarak sana şunu itiraf ederek bitireyim, Bugün git yarın gel adını verdiğim bu makaleme başlayalı üç aydan fazla oldu; öyle ki bu süre boyunca her gece oturup bir şeyler yazmaya çalıştım ve her seferinde kendi kendime en safiyane duygularla¡Eh, nasılsa yarın yazarım! diyerek ışığı kapattım: Çok şükür ki sonunda o yarın geldi de, bu sefer sonu kötü bitmedi: ama, vah başına o hiç gelmeyecek yarınların!

Yazar: Mariano José de Larra

(El Pobrecito Hablador, Ocak 1833)

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın