Ana içeriğe atla

TÜRK SİNEMASI VE İSPANYA


“Türk Sineması ve İspanya” gibi bir konuya girmeden, belki öncelikle İspanya ve İspanyollar hakkında genel olarak ne düşünüyoruz, ona bir göz atmakta fayda var. 

Yoldan geçen herhangi bir adamı çevirsek ve İspanya hakkında ne düşündüğünü sorsak; genel olarak “Akdeniz’de bir ülke, boğa güreşi, flamenko, gitar, yelpaze, futbol, Real Madrid, Barcelona” gibi yanıtlar almamız çok mümkün. Biraz daha bilgi sahibi olan birine sorsak, yanıtlar biraz daha çeşitlenebilir: “Siesta, tapas, Endülüs, El Hamra, güzel plajlar, Don Kişot, Bask Bölgesi, Almodovar, Javier Bardem, Picasso, Gaudi” gibi. 

Bazı kavram ve simgelerin İspanya’ya özgü olmasında haklılık payı olmakla birlikte, birçoğu da önyargılarımıza ve kafamızdaki klişelere dayanıyor. Örneğin, “İspanyol” dediğimizde gözümüzde sabahtan akşama kadar ya gitar çalan ya da siesta yapan erkekler, fırfırlı kıyafetleri ve topuklu ayakkabılarıyla flamenko yapan kadınlar geliyor. Bu sadece bize özgü bir durum değil, ancak böyle bir durumun gerçek olmadığını herhalde siz de takdir edersiniz.

Öncelikle İspanya, her bölgesinde farklı hayatların yaşandığı, kendi içinde her anlamda birçok  çeşitliliği barındıran zengin bir ülke. Bu anlamda, flamenko, güneye has bir dans türü ve herkes gitar çalmayı bilmiyor. O fırfırlı kıyafetler de, bir kostüm partisi ya da bir fiesta yoksa giyilmiyor. Ve bugüne kadar tanıdığım bütün İspanyollar’ın çok çalışkan insanlar olduklarını söylemeliyim. Elbette Alman işi bir disiplin ve çalışkanlıktan bahsetmiyorum. Ancak İspanyollar, çalışmayı da eğlenmeyi de çok iyi biliyor, onu söyleyebilirim. Vakti verimli kullanmak konusunda bence üstlerine yok.

Peki, dünyadaki diğer insanların ne düşündüğünü bir kenara bırakalım, biz niye “İspanyol” dendiğinde, zihnimizde, dans  eden, kırmızılar içinde bir kadın imajı görüyoruz? Bu konuda, sanırım, Yahya Kemal’in payı büyük. Onun İspanya’daki elçiliği sırasında yazdığı dizeleri, İspanya konusunda masalvari anlatımlara zaten açık olan zihnimize, bir silinmez imaj kazıdı: “Zil, şal ve gül/ Bu bahçede raksın bütün hızı / Şevk akşamında Endülüs / Üç defa kırmızı…”

“Türk Sineması ve İspanya” başlığında bahsedeceğimiz ilk film, işte bu klişelerin hepsine birden sahip: “Turist Ömer Boğa Güreşçisi.” 

 

1971 yapımı filmde, Turist Ömer’in yolu bu sefer İspanya’ya düşer. Filmin esas kızı, işte o meşhur fırfırlı kıyafetlerden giymekte ve aşkını her gördüğünde “Ole, ole” nidalarıyla, topuklarını vura vura dansetmektedir. 



Esas oğlan, İspanyol şarkıcı Rodriguez, yani Erol Büyükburç ise, elinde gitarı, aşkına serenadlar yapar. Turist Ömer’se bir karışıklık sonucu, kendini matador olarak bulur. O dönemin en meşhur boğa güreşçilerinden El Cordobes’in kılığına girer ve boğa güreşi yapar. 



 Filmde, ilginç olan diğer figürler, Meksika kıyafetleri giymiş kötü adamlardır. Aslında onlar da tam olarak, Meksikalı değildir, yer yer kovboylara da benzerler. 



Böyle, her şeyin birbirine geçtiği bir İspanyol macerasıdır işte Turist Ömer’in yaşadığı. Filmin en güzel yanlarından biriyse, gerçekten İspanya’da çekilmiş olmasıdır. Yani 50 sene öncesinde, Franco’nun İspanyası’nda! Dolayısıyla, o günün Madrid’ine dair güzel bir kayıttır. Film sadece bu görüntüler için, ha bir de Turist Ömer’in filmin başında İspanya-Türkiye karşılaştırması yaptığı replikleri için bile izlenebilir. Turist Ömer’i, yani Sadri Alışık’ı, Plaza de España’da Don Kişot ve Sancho Panza heykellerinin önünde ya da Retiro Park’ta  dolaşırken izlemek de ayrı bir keyiftir. 




 

Doğrudan İspanya’yı konu almasa da, İspanya’dan öğelere yer veren bir diğer film de Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın oynadıkları 1976 yapımı “Nereye Bakıyor Bu Adamlar?”dır. İstanbul’a yeni gelen saf ve iyi niyetli iki arkadaş, Zeki ile Metin’in bir anını fotoğraflayan reklam ajansı çalışanı, ikiliyi meşhur eder. O saatten sonra, reklam sektörünün oyuncağı olan ikili, içine düştükleri tuzaktan kurtulmak için kaçmaya karar verir. İşte İspanya da bu noktada devreye girer. Zeki ve Metin, tesadüfen gördükleri Kanarya Adaları reklamı sayesinde, buraya kaçmak isterler. Ancak, Kanarya Adaları’na gidiş biletlerini, İstanbul’daki Adalar iskelesi bilet gişesinden almaya kalkışınca olaylar gelişir:


https://www.youtube.com/watch?v=n37Mfps-lA4

 

1970’lerde çekilen bir Türk filminde Kanarya Adaları reklamı, tesadüf gibi görünse de aslında bu, İspanya’nın 60’lı yıllarda giriştiği dışa açılımın bir sonucudur. 1939’da İspanyol İç Savaşı’nın bitişiyle Franco diktatörlüğüne geçiş yapan İspanya’da baskı dönemi, 1958 yılına kadar hız kesmeden sürer.  O döneme kadar, tüm uluslararası kapılar yüzüne kapanmış İspanya, SSCB tehdidine karşı ABD tarafından müttefik olarak  tanımlanınca, rüzgar tersten esmeye başlar. 1958 yılında Eisenhower’ın İspanya’ya gelişi, bu anlamda bir milat olur. Franco, bu fırsatı iyi değerlendirir ve kendi iktidarının devamı için, ülkenin imajını değiştirmeye çalışır. Turizm bu anlamda önemli bir reklam unsurudur. O yıllarda birçok ülkede İspanya’nın doğal güzelliklerini vurgulayan reklamlar gösterilmeye başlanır ve diktatörlük İspanya’sından turizm cenneti İspanya’ya geçiş yapılır. İşte filmde bahsi geçen Kanarya Adaları reklamı da, bu imaj dönüşümü faaliyetlerinin bir yansımasıdır.

 

Son olarak, Türk Sineması’nın son dönem komedi filmlerinden biri Eyvah Eyvah’a değinelim. Aslında bu filmde, yukarıda anlattığımız gibi, tam anlamıyla İspanya’ya dair bir öğe olduğu söylenemez. Serinin ikinci filminde, Firuzan’ın aşık olduğu “İspanyol” lakaplı müzisyen, bir Türk olmasına rağmen; uzun saçları, romantik tavırları ve gitar çalması gibi özellikleriyle “İspanyol” olarak anılır. İspanya’ya dair klişelerin vücut bulmuş halidir yani. İlginç olan bir anekdot, İspanyol karakterini canlandıran oyuncu Teoman Kumbaracıbaşı’nın annesinin Arjantinli olması ve orada doğup ilkokul yıllarında Türkiye’ye gelmesiymiş. En azından, karakterin gerçekten İspanyol kültürüne uzak olmadığı söylenebilir.J

 

İspanya dendiğinde, elbette Cervantes ve Don Kişot’u anmadan da olmaz. Türk Sineması’nda bir de Don Kişot filmimiz olduğunu bir çokları bilmez. 1971 yapımı “Don Kişot Sahte Şövalye” filminde, Don Kişot’a Münir Özkul, Sancho Panza’ya ise Sami Hazinses hayat vermiştir.  Yel değirmenleriyle savaş sahneleri Çanakkale’de çekilen filmin, maalesef, elimizde kaydı bulunmamaktadır. Büyük ihtimalle, dönemin Türk sinemasının içinde bulunduğu maddi yetersizlikler sebebiyle üstüne başka film çekildiği ya da bir arşivin tozlu raflarında beklediği ile ilgili çeşitli görüşler mevcut. Keşke bir gün ortaya çıksa ve biz yerli Don Kişot ve Sancho Panza’mızı ekranda izleyebilsek!



 









 

 

Kaynakça: 

 

https://tsa.org.tr/tr/yazi/yazidetay/439/-don-kisot-kalbin-gencligidir-

 

http://www.sinematurk.com/film/3027-donkisot-sahte-sovalye

 

https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/eyyvah-eyvah-2-de-oynamak-istememistim-17074572


https://www.youtube.com/watch?v=n37Mfps-lA4


https://www.youtube.com/watch?v=ymABnkjaqzk






 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İSPANYOL İSİMLERİYLE İMTİHANIMIZ

Bir İspanyol’un ismini gören bir Türk’ün verdiği ilk tepkilerden biri, biraz da şakayla karışık “İsim değil destan mübarek!” olur. Ya da ilk kez İspanyolca öğrenmeye başlayan birisi bildiği tüm İspanyolca isim ve soy isimleri art arda hızlıca söyleyerek sanki çok iyi İspanyolca konuşuyormuş gibi şaka yapar. Örneğin, “Juan Manuel Real Espinoza Sanchos Manchos Başkabişeybilmiyos” vb. Evet, İspanyol isim ve soy isimleri birkaç isim ve soy isim barındırır ve bu durum, İspanyol isimleriyle ilgili bu klişe söylemlerin kaynağını oluşturur. Peki İspanyolları’ın isimleri nasıl bu kadar uzun olabiliyor? Türkiye’de İspanyol kültürünün tanınırlığı arttıkça birçok kişi tarafından artık bilinen bu durumu, bir kez de biz topluca ele alıp açıklayalım dedik. “İspanyollar ve isim” konusunu açıklarken öncelikle bilmemiz gereken, her İspanyol’un biri babasından biri de annesinden gelen iki soy ismi olduğudur. İlk soy ismi babasından aldığı, ikincisi ise annesininkidir. Ömrü boyunca ikisini de bir a

İSPANYOL GRİBİ NEDİR?

COVID-19 ya da halk arasındaki adıyla Coronavirus (Koronavirüsü), maalesef tüm dünyanın şu günlerde en büyük sorunu ve yakın zamanda da geçeceğe benzemiyor. Hepimiz evlerimize kapanmışken, büyük bir veri bombardımanı altındayız. Her kafadan da bir ses çıkıyor; rakamlar, öneriler, tedbirler, felaket senaryoları, vs hepsi birbirine girmiş durumda. Herkes konuyu kendi ilgi ve bilgi alanı açısından değerlendirmeye çalışıyor. Bizlerse, distopik bir roman içine sıkışıp kalmış gibiyiz. Bildiğimiz tek şey, evlerimizden çıkmamalıyız ve grip gibi algılanan, ama grip olmayan bu salgından bir şekilde kendimizi korumalıyız. Salgın, ilk ortaya çıktığında, grip ya da influenza ile çok karıştırıldı. Bu durum, birçok insanın, olayın ciddiyetine varamamasına neden oldu. Öyle veya böyle; virus, salgın, grip, influenza kelimeleri gelip hepimizin gündemine oturdu. Latince “influentia” kelimesinden türeyerek İtalyanca’ya geçen “influenza” sözcüğü, XIV. yüzyıldan itibaren kullanılmaktaydı. İlk başlarda

"GİZLİ SEYAHAT"

Söyleyin o trene beni beklemesin artık Sinemde bir dolu yasım var benim Ve boğazımda da buzdan bir düğüm. Hayır, beni bekleme tren, var git köyüne, Masmavi kuzeye, henüz öğleden sonrasında Mutlu ateşinle dağlar arasıda türküler söyleyerek. Hayır, bekleme beni, hayır hayır akşam treni Zarif çam treni, Göğsümden yaralıyım ben, kırmızı Kan içinde kavgalarda. Ah, güneşli tren, gelemem ki seninle,  Ağaçlar geçer bir bir solgun eller gibi, Simsiyah köşeler kuşatır beni  Ağaçlar arasında dumandan gözyaşlarıyla Donmuş loşluklarda Kapkara oyuklar kulaklarımı sağır eder, Kimi uzun ağaçlar daha da boy atarlar, Küller ve acılar bekler beni Yanmış kuytuluklarda, Gece trenlerinin duyulmayana dek -ateşi ve yaygarası engin ovada- İspanya’ya doğru gitsinler. Ah, gece treni, beni de yanında götür, Metal ve ışık, Yürek, taş ve  demir yüklü, Bir tek keskin yamaçlarda duralım seninle!