Ana içeriğe atla

LATİN AMERİKA’NIN SÖMÜRGELEŞTİRİLMESİNE BAZI İSPANYOL DÜŞÜNÜRLER NEDEDİLER?



1492, İspanya için çok özel ve önemli bir tarihtir. Bu tarihte hem İber Yarımadası’nda Katolik birliği sağlanırken, hem de Kristof Kolomb yeni kıtayı keşfeder. Çoğumuzun bu iki olaya dair fikirleri mevcut. Özellikle bu yazının konusu olan, coğrafi keşifler ve sonrası ile ilgili düşünceler, genel olarak iki başlık etrafında şekillenir. İlki, kıtayı gerçekten ilk defa Kolomb’un keşfedip keşfetmediği, ikincisi ise “İspanyolların yıllar boyunca Amerika’yı bir sömürge olarak kullanmış olması”.
Kolomb’un Amerika’yı ilk kez keşfetmiş olması ya da olmaması bilimsel bir tartışma olmaktan çok, bir dedikodu malzemesi olarak işleniyor. Ondan önce de, kıtaya başkalarının çıktığı ile ilgili bazı veriler mevcut, ancak burada önemli olan Amerika ile dünyanın geri kalanını kesintisiz bir şekilde bağlayan ilişkiler ağının ilk defa ciddi bir şekilde 1492’den sonra kurulmuş olması. Zaten coğrafi keşiflerin önemi de, yeni bir kıtanın bulunmasının ötesinde, onun eski kıtaya aktarılan kaynakları ve buradaki hayata olan katkısı. Bu anlamda, 1492 tarihi ve Kolomb’un seferini milat olarak kabul etmenin bir sakıncası olmadığı görüşündeyim.
Diğer konu ise yeni keşfedilen kıtada ilk İspanyol kaşif/yöneticilerin yaptığı uygulamalar. Burada da bir klişe mevcut: “İspanyollar yıllarca Amerika’yı bir sömürge olarak kullandı, burada toplu katliamlar yaptı, yerlileri insandan saymadı, vb” Bu ifadelerin haklılık payı elbette var.  Örneğin, Octavio Paz (özellikle Yalnızlık Dolambacı) bu konuda İspanyolları sıkça eleştirir. Burada açıklanması gereken nokta, “İspanyollar” diye yaptığımız genellemenin ne kadar yanlış olduğu. Şöyle ki; kimdir bu katliam yapan insanlar? İspanyolların tamamı bu uygulamaların arkasında mıdır? Yerlilere nasıl davranıldığıyla ilgili hiçbir eleştiren ses çıkmaz mı?
Bugünkü genel kanının aksine,16. yüzyılda İspanya’da,  yeni keşfedilen topraklardaki yerlilere nasıl davranılacağı, üzerinde çokça durulan bir konudur. İlk kaşiflerin açtığı keşif ruhundan sonra, kıtanın zenginliklerinin anakaraya nasıl aktarılacağı, yerlilerle ilişkiler, köleleştirme, toplu infazlar, yerlilerin çalıştırılması, yeni toprakların kime ait olduğu gibi konu başlıkları ekonomik/ siyasi/ dini/ ahlaki planda tartışılmaya başlanır. İlk yıllarda, Amerika’ya ayak basan ilk kaşiflerin “tartışmalı” uygulamaları kimsenin dikkatini çekmez. Mesafenin uzaklığı, yeni keşfedilen toprakların zenginliklerinden bir an önce yararlanabilme kaygısı bunun en önemli nedenlerindendir. Zaman ilerledikçe ve bu yeni topraklara yönetici ve din adamları da gitmeye başladıkça, uygulamaların korkunçluğu gün yüzüne çıkar. Bu noktada, uygulamaları destekleyen kişiler olduğu kadar, mevcut durumdan, yerlilere karşı girişilen katliamlardan rahatsız olan isimler de olur.
1480 doğumlu Francisco de Vitoria da bu isimlerden biridir. Dominiken tarikatında yetişen Vitoria, eğitimine Paris’te Saint-Jacque Koleji’nde devam eder, sonra Sorbonne’a geçer. Uzun yıllar burada hem öğrencilik, sonra da hocalık yapmasının ardından İspanya’ya döner ve Salamanca Üniversitesi’nde ders vermeye başlar. Burada verdiği dersler ve fikirleriyle “İspanyol Sokrates” olarak anılacak olan Vitoria, sadece bir ilahiyatçı değil, fikirleri ve söylemleriyle de hukuk felsefesine yaptığı katkılar yadsınamayacak kadar büyük bir fikir adamıdır. Onu İspanyol tarihi açısından olduğu kadar, uluslararası hukuk tarihi açısından da önemli mihenk taşlarından biri yapan nokta ise, İspanya’nın Amerika’da yeni keşfettiği topraklarda bulunan yerlilerin haklarını savunan söylemleridir. “Skolastik düşünce içinde yetişen Vitoria, dönemin değişen koşullarını  göz ardı etmeyip adeta Rönesans ruhuna uyarlayarak İspanyol Altın Çağı’nın kurucu düşünürleri arasında yer alır.” (Akal, 2016:34)
Amerika’da yaşananlar, Katolik Kralların keşfedilmiş topraklar üzerindeki egemenlik haklarına dayandırıldı. Buna göre, kaşif, yeni keşfedilen bir yerdeki yerli topluluğuna, Katolik Kralların yazılı mesajı olan bir metni okur ve onları, Tanrı adına bu topraklarda hak iddia eden İspanya kralına itaate davet ederlerdi. Elbette yerlilerin ne Katolikler, ne İspanya ne de metin hakkında bir fikirleri vardı, zaten metin İspanyolca olarak yazılmıştı. Ayrıca, metin de çoğu kez prosedür gereği ve dostlar alışverişte görsün mantığıyla okunuyordu. Bu metnin okunmasının hemen sonrasında sahne yerini yerlilerle savaşa bırakıyordu. Kaşif/askerlerin imkanlarından uzak yerliler, toplu kıyımlara maruz kaldılar. Bu kıyımlar sadece savaş/çatışma esnasında olmadı. Saldırılar ve salgın hastalıklardan kurtulabilenler, madenlerde ölesiye çalışarak can verdiler. Bu sayı öylesine arttı ki, İspanyolların ele geçirdikleri madenlerde çalıştıracak adam bulamadıkları oldu.
Bu gerçekleri görmezden gelemeyiz elbette, ama şunu eklemeden geçmemeliyiz de: Amerika’ya ilk varan kaşifler/korsanlar tam bir açgözlülükle her yere saldırdılar. Bu sırada, insanlık dışı uygulamalar/ katliamlar da yaptılar. Ancak, bu durum bir fetih politikası olarak başlamadı, çoğunlukla oraya giden kaşif ve korsanların eseriydi. Nitekim, anakaraya katliam haberleri geldikçe, bu uygulamalar sert bir şekilde eleştirildi, hatta bazı isimler anakaraya geri çağrılarak cezalandırıldı. Dönemin koşulları göz önüne alındığında, bu konuda ne kadar başarılı olunduğunu da göz önünde tutmak gerekir; ama yine de, dönemin İspanyol fikir adamlarının bu uygulamalarla ilgili ne düşündüğü ve ortaya çıkan sorunlar karşısında hangi çözümleri önerdiklerine göz atmakta da fayda var.
Örneğin Vitoria, “1534’te yazdığı bir mektupta, hangi gerekçeyle olursa olsun, işgalcilerin yerlilere karşı şiddet kullanmasına kesin bir dille karşı çıkmıştı.” (Akal, 2016: 39) Latin Amerika’da yaşananların, “dinsiz” yerlileri kutsal Katolik birliği çatısı altında toplamak amacı ile yola çıktıklarını söyleyen ve tüm uygulamalarını da haklı çıkarmaya çalışanlara karşı Vitoria cesurca şunu savunmuştur: “Her ne şekilde olursa olsun, bir ülkenin salt kendi çıkarı için, uluslararası düzeni bozan bir savaşa kalkışması, bu savaşın haksız olduğunu gösterir… Eğer zorbalar, hırsızlar, yağmacılar hiçbir ceza almadan iyiye ve masuma zarar vermeye ev üzerlerine çökmeye muktedir olurken, masumların bunun karşılığında suçlu olana bir ders vermelerine izin verilmezse, kuşkusuz dünyanın saadete kavuşma imkanı bulunmaz” (Vitoria, 2017: 113) Bu cümleleri, sadece 16. yüzyıl için değil, bugünün dünyası için bile cesur bulabiliriz.
Vitoria’nın Respublica olarak adlandırdığı yönetim/siyasi iktidar, bir bütündür ve amacı da “ortak yarar”ı sağlamaktır. Buna göre, insanlar, vahşi hayvanlar gibi ortalığa dağılamaz ve kendi çıkarlarını her şeyin üstünde görüp ortalığa saldıramazlar. Bu, Respublica’nın zararınadır. Buna göre, Respublica’nın her bireyi toplum içinde yaşayarak, birbirine karşılıklı olarak iyilik ve yardım etmek zorundadır. Ona göre, “Savaşmanın yegane haklı nedeni bir haksızlığa uğramış olmaktır.” Ancak, “ Her türlü haksızlık savaşmak için yeterli zemin teşkil etmez. Bu önermenin kanıtı, kendi halkımıza ve krallığın yerli uyruklarına karşı bile ölüm, sürgün ya da malların müsaderesi gibi zalimane cezaları bütün suçlar için ayrım gözetmeksizin vermemizin hukuka uygun olmamasıdır. Dolayısıyla, savaşın bütün sonuçları kıyım, yakma ve yıkma gibi gaddar ve korkunç olduğundan, önemsiz haksızlıkların sorumlularını savaşla cezalandırmak hukuka uygun değildir.” (Vitoria, 2017: 119)
Vitoria, iktidar-tanrı ilişkisi için de çağının önünde fikirlere sahiptir. Siyasi iktidar gücünü Tanrı’dan alır, yani “tanrı kaynaklıdır, ama onu kullananların tanrısal bir hakka sahip oldukları söylenemez.“ (Akal, 2016:44) Dolayısıyla, siyasi iktidarın meşruluğu, dini değil hukuki bir haktır. Bu nedenle, yalnızca Hristiyan olmadığı için nasıl ki, bir Müslüman ya da bir Yahudi’nin mallarına el konulamıyorsa, yerliler de aynı yasalara tabiidir ve onların mallarına da haksız yere el konulamaz. Zira, “Putperestler de meşru hükümdarlara sahiptirler… Öyleyse ne Hristiyan hükümdarlar ne de Kilise, başka bir haksızlık etmedikleri sürece, Hıristiyan olmayanları inançsızlık nedeniyle krallık ya da iktidarlarından mahrum bırakabilir.” (Vitoria, 2017: 162) Vitoria, bu sözleriyle, İspanyol kaşiflerin yerlilere açtıkları acımasız savaşlarda haksız olduklarını vurgular ve yerlilerin haklarını savunur. Çünkü, ona göre, fethedilen topraklar sahipsiz değildi ve sanki oralar sahipsizmiş gibi barbarca hareket etmek, Respublica’nın yasalarını çiğnemek ve “ortak iyi”ye zarar vermek demekti.
Dönemin bir diğer ünlü düşünürü Domingo de Soto’ya göre de (1494-1560), Tanrı, Hristiyanlara ilahi adaleti sağlama görevi vermemiştir ve bu nedenle ilahi adaleti sağlama amacında olduklarını iddia ederek yerlilere karşı yapılan tüm savaşlar haksızdır.
Vitoria ve Soto’nun öğretileriyle Salamanca Üniversitesi’nde yetişen Alonso de la Veracruz (1509-1584) diğerlerinin aksine, Latin Amerika’ya da gider. Meksika’da ders veren Veracruz, yerlileri koruyan fikirleri yüzünden sömürgeciler tarafından Engizisyon’a şikayet edilir. Buna rağmen cesur söylemlerine devam eder. Ona göre, İspanyollar, yerlilere kendi yöneticilerinden daha adil bir yönetim şekli sunmak zorundadır, ayrıca, yöneticilerini seçmek konusunda yerliler özgür bırakılmalıdır. Amerika’daki İspanyol iktidarı silah zoruyla kurulmuştur ve din adına yapıldığı iddia edilen savaş, yerlilerin dine ısındırmak yerine aksine soğutmakta, böylece hiçbir işe yaramamaktadır.
Bir Dominiken din adamı olan Antonio Montesinos, 1511’deki vaazında, sömürgecileri korkmadan suçlayacaktır: “ Bu kürsüye, yerlilere karşı işlediğiniz suçları size anlatmak için çıktım; ben bu adadaki çölde haykıran İsa’nın sesiyim (…) Bu ses size, masum bir ırka karşı acımasızlığınız yüzünden, bağışlanmayacak bir günah işlediğinizi, o günahla yaşadığınızı, o günahla öleceğinizi söylüyor. Söyleyin bana hangi ilke, hangi adalet anlayışı, yerlileri böylesine korkunç bir kölelik içinde tutmanıza izin veriyor? Hangi hakla kendi topraklarında barış içinde yaşamakta olan bu insanlara karşı, böylesine ürkütücü bir savaşa giriştiniz? Neden onları böylesine yoruyor, yeterince beslemiyor, sağlıklarıyla ilgilenmiyorsunuz? Çünkü onlardan işlediğiniz aşırı işler onları öldürüyor; daha doğrusu, her gün biraz daha altın elde etmek için siz onları öldürüyorsunuz.” (Akal, 2016:123)
1531’de Meksika’ya gelen Vasco de Quiroga (1470-1565), işi daha da ileri götürüp, bir tür yerli ütopyası kurmaya kadar vardırır. Quiroga’nın amacı, yerlilerin hem çalışıp hem yaşadıkları bir ütopya köy kurmaktır. Bu köylerin kurulacağı toprakları da, sömürgecilerden kendi parasıyla satın alır. 8-10 ailelik yerlilerin oluşturduğu bu köylerde, yerliler tarım ve hayvancılık yaparak geçinirler. Sağlık ve eğitim ücretsizdir.  Ayrıca hiçbir yerli günde altı saatten fazla çalışmaz. Quiroga’nın çalışmaları sayesinde, bu şekilde 150 köy kurulur. Her köyün de geçimini sağlamak için kendine has bir üretim sahası vardır (dericilik, boyacılık vs gibi) ve her köy bunu bir diğerinden temin eder; böylece köyle arası bir sosyal-ekonomik ilişki de kurulur. Ayrıca, yerliler için 200 civarında hastane ile sayısız okul da kurar. Bu okulların en ünlüsü olan San Nicolas, 19. yüzyılda Meksika bağımsızlığı için de önemli bir yer olacak, bağımsızlık isteyen liderler bu okulda yetişecektir. Bu başarılı ütopya, Quiroga’nın ölümünden sonra, Hernan Cortes’in oğlu Martin Cortes’in, bu köyleri kendi arazisine katmayı istemesi nedeniyle yazık ki son bulur. (Akal, 2016:127)
Latin Amerika ve İspanyol yönetimi söz konusu olduğunda, ele alınması gereken en önemli isimlerden biri de hiç kuşkusuz Bartolome de las Casas’tır. (1484-1566) Kristof Colomb’un ikinci yolculuğuna refakat eden bu din adamı, başlangıçta yerlilere yapılanlar konusunda çok duyarlı değildir. Ancak, 1513’te Küba’da tanık olduğu Caonao kıyımı, onun için bir dönüm noktasıdır. De las Casas bundan sonra ömrünü, yerli hakları savunuculuğuna adar ve ilk olarak kendisine hediye edilen yerlileri 1514’te serbest bırakarak işe başlar. (Akal, 2016:132)
Bartolome de las Casas, Amerika’da yerlilere yapılanları anlattığı birçok eser kaleme alır. Ona göre, görünürde Katolikliği yaymak için yerlilere karşı girişilen bu savaşta, çok acımasız yöntemler kullanılmaktadır. Bu da, yerlilerin Hristiyanlığı sevmek yerine, ondan nefret etmelerine sebep olmaktadır. Savaş eğer, din, yaymak için yapılıyorsa, kullanılan şiddet yöntemi yanlıştır. Eğer, dini yaymak için yapılmıyorsa, zaten savaş bütünüyle yanlıştır. Bu koşullar altında, yerlilere karşı girişilen mücadelenin hiçbir meşru yanı yoktur. Bu nedenle, İspanyol sömürgeciler, yerlilerle yapılan savaşlara derhal son vermeli  ve barışçıl yöntemlerin hakim olduğu ideal bir yönetim biçimi tesis edilmelidir. Ona göre, “Bu toprakları iskan etme bahanesiyle gelen, ama aslında buralarda yaşayanları yok eden İspanyolların yaptıkları zulmü, Firavun ve Mısır halkı bile İsrail kavmine yapamamıştır. Maden çıkarma gibi öldürücü ve alışılmamış türden işlerden kaçmak, böylesine ağır bir kölelikten kurtulmak için, yüzlerce yerli ölümü seçti. Çünkü onlar aslında özgür insanlardır, köle değil ve kimsenin de onları köle durumuna sokmaya hakkı yoktur.” (Akal, 2016:136)
Bartolome de las Casas’a göre, yerlilerle ilişkilerde yapılan en büyük yanlış, onları sömürgecilerin insafına terk etmektir. Öncelikle bunun önlenmesi gerekir. Buna göre, Amerika’ya öncelikli olarak barışçıl yöneticiler ve din adamlarının gönderilmesi elzemdir. Ancak, De las Casas, fikirlerini daha da ileri götürür ve Quiroga tarzı bir ütopya kurmaya çalışır. Buna göre, yerlileri de insan gibi görmenin koşullarından biri, onları İspanyollarla karıştırmak ve yeni bir toplum yapısı oluşturmaktır. Öncelikle, İspanya’dan 40 İspanyol çiftçi aileleriyle beraber getirilip buraya yerleştirilecektir. Her bir çiftçi ailesi himayesine 5 yerli çiftçi ailesini alacak ve ilişkiler kurulmaya başlanacaktır. Böylece yerliler hem eğitilecek, hem birlikte zenginleşecek, hem de çocukları arasında kurulacak evlilik bağlarıyla yeni bir toplum yapısının temel atılacaktır. Fetih eylemine karışmış/ sömürgeci İspanyolların ise bu yapı içinde asla yeri yoktur ve yerli aileleri çalıştırmalarına asla müsaade edilmeyecektir. (Akal, 2016:142) Bu tasarı kağıt üzerinde başarılıdır, ancak gerçeğe dönüşemez. Öncelikli olarak, Amerika’ya yerleşmesi için yeteri sayıda İspanyol aile ikna edilemez. İkna edilip gelenlerin çoğu da, özellikle kadınlar ve çocuklar, yeni kıtaya ayak basar basmaz salgın hastalıklardan dolayı ölürler.
Tüm olumsuzluklara rağmen, Vitoria’nın açtığı yol ve ardıllarının iyi niyetle devam ettirdikleri girişimler, örnek olmaları açısından önemlidir. Üstelik de bunu, birer düşünür / din adamı olarak; 16. yüzyılda, Engizisyon tehdidi altında, gerektiğinde iktidarı da karşılarına alarak ve dönemin zenginlerinin karşısında kölelerden yana tavır koyarak yapabilmişlerdir.

KAYNAKÇA
Cemal Bali Akal, Modern Düşüncenin Doğuşu. İspanyol Altın Çağı, Dost Yayınevi, 7. Baskı, Ankara, 2016.
Francisco de Vitoria, Dersler, Çev. Ali Dokuzlu, Cansu Muratoğlu, Merve Sağıroğlu, Dost Yayınevi, Ankara, 2017.
Octavio Paz, Yalnızlık Dolambacı, Çev. Bozkurt Güvenç, Cem Yayınevi, İstanbul, 1990.

* Yazının başındaki karikatürün çevirisi: “… diyor ki, adı Kolomb’muş ve bizi keşfetmeye gelmiş.”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İSPANYOL GRİBİ NEDİR?

COVID-19 ya da halk arasındaki adıyla Coronavirus (Koronavirüsü), maalesef tüm dünyanın şu günlerde en büyük sorunu ve yakın zamanda da geçeceğe benzemiyor. Hepimiz evlerimize kapanmışken, büyük bir veri bombardımanı altındayız. Her kafadan da bir ses çıkıyor; rakamlar, öneriler, tedbirler, felaket senaryoları, vs hepsi birbirine girmiş durumda. Herkes konuyu kendi ilgi ve bilgi alanı açısından değerlendirmeye çalışıyor. Bizlerse, distopik bir roman içine sıkışıp kalmış gibiyiz. Bildiğimiz tek şey, evlerimizden çıkmamalıyız ve grip gibi algılanan, ama grip olmayan bu salgından bir şekilde kendimizi korumalıyız. Salgın, ilk ortaya çıktığında, grip ya da influenza ile çok karıştırıldı. Bu durum, birçok insanın, olayın ciddiyetine varamamasına neden oldu. Öyle veya böyle; virus, salgın, grip, influenza kelimeleri gelip hepimizin gündemine oturdu.

Latince “influentia” kelimesinden türeyerek İtalyanca’ya geçen “influenza” sözcüğü, XIV. yüzyıldan itibaren kullanılmaktaydı. İlk başlarda İta…

"GİZLİ SEYAHAT"

Söyleyin o trene beni beklemesin artık Sinemde bir dolu yasım var benim Ve boğazımda da buzdan bir düğüm.
Hayır, beni bekleme tren, var git köyüne, Masmavi kuzeye, henüz öğleden sonrasında Mutlu ateşinle dağlar arasıda türküler söyleyerek.
Hayır, bekleme beni, hayır hayır akşam treni Zarif çam treni, Göğsümden yaralıyım ben, kırmızı Kan içinde kavgalarda.
Ah, güneşli tren, gelemem ki seninle,  Ağaçlar geçer bir bir solgun eller gibi, Simsiyah köşeler kuşatır beni  Ağaçlar arasında dumandan gözyaşlarıyla Donmuş loşluklarda Kapkara oyuklar kulaklarımı sağır eder, Kimi uzun ağaçlar daha da boy atarlar,
Küller ve acılar bekler beni Yanmış kuytuluklarda, Gece trenlerinin duyulmayana dek -ateşi ve yaygarası engin ovada- İspanya’ya doğru gitsinler.
Ah, gece treni, beni de yanında götür, Metal ve ışık, Yürek, taş ve  demir yüklü, Bir tek keskin yamaçlarda duralım seninle!
                                                JOSE HERRERA PETERE (1947-1977)
Hacia el sur se fue el domingo (1955)



“HENÜZ BİRKAÇ GÜN OLUYOR”

Henüz birkaç gün oluyor babam öldü benim,
Sadece birkaç gün öncesi işte.

Tüy kadar hafif düşüverdi öylece
Göz kapakları gibi inen
Gece ya da bir yaprak gibi
Sallanan, rüzgar esmediğinde

Bugünkü başka yağmurlara benzemiyor
Bugün yağmur ilk kez yağıyor
Mezarının mermeri üstüne

Her yağmur altında
Boylu boyunca uzanan benmişim, şimdi artık biliyorum,
Artık bir başka bedende öldüm ben.
Hugo MUJICA



HACE APENAS DÍAS

Hace apenas días murió mi padre,
hace apenas tanto.

Cayó sin peso,
como los párpados al llegar
la noche o una hoja
cuando el viento no arranca, acuna.

Hoy no es como otras lluvias
hoy llueve por vez primera
sobre el mármol de su tumba.

Bajo cada lluvia
podría ser yo quien yace, ahora lo sé,
ahora que he muerto en otro.
Hugo MUJICA