Ana içeriğe atla

İSPANYOL İÇ SAVAŞI SIRASINDA YAZILAN ÜÇ MEKTUP



İspanyol Falanj Partisi lideri José Antonio Primo de Rivera, İç Savaş başlamadan çok önce, rejim karşıtı eylemlere karıştığı gerekçesiyle 14 Mart 1936’da Madrid’te tutuklanır. 2 ay sonra Alicante Hapishanesi’ne yollanan José Antonio, İç Savaş başladığı sırada tutuklu bulunmaktadır. Alicante Hapishanesi’nden, Falanj Partisi üyesi yazar dostu Rafael Sánchez Mazas’a yazdığı 19 Kasım 1936 tarihli mektupta, tutuklanmadan önce sıklıkla toplandıkları Madrid’te bulunan Ballena Alegre’deki buluşmalarının ve tanıdıkların özlemi vardır. José Antonio, bu mektubu yazdığı günün ertesinde, 20 Kasım 1936’da infaz edilir:
“Sevgili Rafael,
Çok az mektup yazacağım, ama birini sana yazmam gerek. Ayrıldığımızdan beri çok az haberleşebildik. Senin yazdığın tüm mektupları aldım, ama korkarım ben daha önce yazdığım iki mektubu sana ulaştırmayı başaramayacağım. (…) Sana şunu itiraf edeyim, tanımadığım yüzlerin karşısında, güneşin altında kurşuna dizilerek ölmekten korkuyorum. Sessizce ölmek isterdim, kendi evimde, kendi yatağımda, tanıdığım yüzler arasında, ruhumda dinsel bir huzur duyarak;  geleneksel bir ölüm yani. Ama, ölümü seçemiyorsun; belki Tanrı başka türlü bir ölüm nasip eder. (Dün günah çıkarıp temizlediğim) Ruhumu alır (…) La Ballena’daki uzun akşamlardan kalma arkadaşlarımı kucaklarım. Önce Pedro Mourlane’den başlarım tabi. José María Alfaro ve Eugenio Montes’i de kucaklamak isterdim. Kendilerine buradan bir mektup yazabilir miyim bilmiyorum, ama hepsini tüm kalbimle hatırlıyorum. Ve sana, Liliana’ya ve tüm çocuklarına Tanrı’dan gelen tüm iyilikleri diliyorum. Sevgiler, Rafael.
José Antonio.”
İspanyol İç Savaşı, 1 Nisan 1939 yılında resmi olarak biter. Ancak, bu, İspanya için barış döneminin başladığının bir göstergesi değildir. Savaş sonrasında “İki İspanya”, “kazanlar” ve “kaybedenler” olarak ikiye ayrılmıştır. Cephede ölen yaklaşık 300.000 kişiden sonra, yaklaşık 300.000 İspanyol ülkeyi terk eder. Yolda ve sürgünde ölenlerin sayısı ile ilgili kesin rakamlar yoktur. Savaş sonunda evine dönmeyi başarabilenleri, çoğunlukla sevdiklerinin ölüm haberleri ile evlerinin enkazı ve savaş sonrasının baskıları karşılar.
Savaş sırasında Irún üzerinden, Fransa, Belçika ya da Hollanda’ya yollanan çocukların bir kısmı savaş bitince ülkelerine geri döner (Sadece SSCB’ye yollanan çocuklar, Franco tarafından ülkeye geri kabul edilmez.), ancak, ne evleri ne de ailelerine rastlayabilirler. 28 Mayıs 1939’da Barcelona’da La Vanguardia gazetesine savaş mağduru bir çocuk tarafından verilen ilan, bu trajik örneklerden sadece biridir:
“Ben Barcelonalı savaş mültecisi bir çocuğum. İsmim Manuela Giménez Rodríguez. 9 ya da 10 yaşındayım. Annem, babam ve kardeşlerimle Lagasca sokağında yaşıyorduk, numarayı hatırlamıyorum. Burada başka bir evde benim gibi sığınmacı durumuna düşmüş bir kız kardeşim daha var, ama nerede yaşadığını bilmiyorum. Ben Vista Rica Senatoryumu’nda kaldım. Ayağımdan yaralıydım. Hala aksıyorum, ama koltuk değnekleriyle gezebiliyorum. Sizden, annem ve babamın nerede olduklarını biliyorsanız, onları bulmam için bana yardım etmenizi talep ediyorum. Annem ve babamın isimleri Rafaela ve José.”
Manuela ailesini tekrar bulabildi mi bilinmez, ama onun gibi, savaş sonunda ailesini kaybeden birçok çocuk sokaklarda yaşamak zorunda kalır. Çoğu dilencilik yapan, sokakta yatıp kalkan bu çocuklar Auxilio Social tarafından “baştan eğitilmek” için kiliseye bağlı çocuk yurtlarına yerleştirilir. Ayrıca, bu şekilde sokaklarda kalan birçok yetim çocuk ile “kızıl” anne babaların çocuklarının bir kısmı, falanjist ailelere evlatlık olarak verilir. Evlatlık verilen bu çocukların sayısı tam olarak bilinmemektedir.
Son mektup ise ünlü İspanyol şair Miguel Hernández’e ait. Alicante Hapishanesi’nde tutuklu bulunan ve 30 yılla hüküm giyen şair Hernández’in 1942 başlarında karısına yazdığı şu satırlar, dönemin açlık ve sefalet içindeki hapishane şartlarını anlatması açısından önemlidir:
“Josefina, Bana acilen biraz pamukla gazlı bez yolla, eğer yollayamazsan, yaralarımı iyileştiremeyeceğim. Buradaki tüm ecza deposu bitti. Burada tedavi olmamın ne kadar zor olduğunu kavrayabiliyor musun? Dün pansumanımı bir paçavrayla ve çok acıtarak yaptılar. Elvira’ya söyle, kalsiyum da yollasın. Neyse, oğlumu öpüyorum. Seni seviyorum. Miguel.”
Miguel Hernández bu mektubu yazdıktan az bir zaman sonra, Mart 1942’de, Alicante Hapishanesi’nde, büyük bir sefalet içinde veremden ölecektir. Hapishanedeki birçok tutuklunun kaderi ise Hernández’inkinden farklı değildir.
Tüm bu mektupların ortak noktası, savaşın ortasındaki insanların çaresizliğinin farklı boyutlarını anlatması. Aslında bu konuda en güzel özeti yapan satırlar Küçük Prens’in yazarı Antoine de Saint-Exupéry’e ait. Aynı zamanda bir pilot olan Antoine de Saint-Exupéry1936 yılında İspanya’ya gelir ve İspanya İç Savaşı boyunca, çalıştığı Fransız gazetesi adına muhabir olarak görev yapar. Bu dönemde yazdığı Kanayan İspanya isimli kitabında savaştaki gözlemlerini şu sözlerle ifade eder:
“Burada bir hastane havası var. Evet, bunu hissediyorum. İç savaşlar bir hastalıktır. Savaş değil. Bu insanlar bir yeri ele geçirmek heyecanıyla saldırmıyorlar. Bunların yaptığı, bulaşıcı bir hastalığa karşı isteksiz bir mücadele.”

KAYNAKÇA:
Abellá, R., La vida cotidiana en España bajo el régimen de Franco,Editorial Argos Vergara, Barcelona, 1985.
Saint-Exupéry, Antoine de, Kanayan İspanya, (Çev. Burhan Arpad), Yankı Yayınları, İstanbul, 1967.
Şenyıldız,Ö., Devrim ve Direnç, Kriter Yayınları, İstanbul, 2017.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İSPANYOL GRİBİ NEDİR?

COVID-19 ya da halk arasındaki adıyla Coronavirus (Koronavirüsü), maalesef tüm dünyanın şu günlerde en büyük sorunu ve yakın zamanda da geçeceğe benzemiyor. Hepimiz evlerimize kapanmışken, büyük bir veri bombardımanı altındayız. Her kafadan da bir ses çıkıyor; rakamlar, öneriler, tedbirler, felaket senaryoları, vs hepsi birbirine girmiş durumda. Herkes konuyu kendi ilgi ve bilgi alanı açısından değerlendirmeye çalışıyor. Bizlerse, distopik bir roman içine sıkışıp kalmış gibiyiz. Bildiğimiz tek şey, evlerimizden çıkmamalıyız ve grip gibi algılanan, ama grip olmayan bu salgından bir şekilde kendimizi korumalıyız. Salgın, ilk ortaya çıktığında, grip ya da influenza ile çok karıştırıldı. Bu durum, birçok insanın, olayın ciddiyetine varamamasına neden oldu. Öyle veya böyle; virus, salgın, grip, influenza kelimeleri gelip hepimizin gündemine oturdu.

Latince “influentia” kelimesinden türeyerek İtalyanca’ya geçen “influenza” sözcüğü, XIV. yüzyıldan itibaren kullanılmaktaydı. İlk başlarda İta…

"GİZLİ SEYAHAT"

Söyleyin o trene beni beklemesin artık Sinemde bir dolu yasım var benim Ve boğazımda da buzdan bir düğüm.
Hayır, beni bekleme tren, var git köyüne, Masmavi kuzeye, henüz öğleden sonrasında Mutlu ateşinle dağlar arasıda türküler söyleyerek.
Hayır, bekleme beni, hayır hayır akşam treni Zarif çam treni, Göğsümden yaralıyım ben, kırmızı Kan içinde kavgalarda.
Ah, güneşli tren, gelemem ki seninle,  Ağaçlar geçer bir bir solgun eller gibi, Simsiyah köşeler kuşatır beni  Ağaçlar arasında dumandan gözyaşlarıyla Donmuş loşluklarda Kapkara oyuklar kulaklarımı sağır eder, Kimi uzun ağaçlar daha da boy atarlar,
Küller ve acılar bekler beni Yanmış kuytuluklarda, Gece trenlerinin duyulmayana dek -ateşi ve yaygarası engin ovada- İspanya’ya doğru gitsinler.
Ah, gece treni, beni de yanında götür, Metal ve ışık, Yürek, taş ve  demir yüklü, Bir tek keskin yamaçlarda duralım seninle!
                                                JOSE HERRERA PETERE (1947-1977)
Hacia el sur se fue el domingo (1955)



“HENÜZ BİRKAÇ GÜN OLUYOR”

Henüz birkaç gün oluyor babam öldü benim,
Sadece birkaç gün öncesi işte.

Tüy kadar hafif düşüverdi öylece
Göz kapakları gibi inen
Gece ya da bir yaprak gibi
Sallanan, rüzgar esmediğinde

Bugünkü başka yağmurlara benzemiyor
Bugün yağmur ilk kez yağıyor
Mezarının mermeri üstüne

Her yağmur altında
Boylu boyunca uzanan benmişim, şimdi artık biliyorum,
Artık bir başka bedende öldüm ben.
Hugo MUJICA



HACE APENAS DÍAS

Hace apenas días murió mi padre,
hace apenas tanto.

Cayó sin peso,
como los párpados al llegar
la noche o una hoja
cuando el viento no arranca, acuna.

Hoy no es como otras lluvias
hoy llueve por vez primera
sobre el mármol de su tumba.

Bajo cada lluvia
podría ser yo quien yace, ahora lo sé,
ahora que he muerto en otro.
Hugo MUJICA