Ana içeriğe atla

LA CASA DE PAPEL: SOYGUN MU, DİRENİŞ Mİ? İŞTE BÜTÜN MESELE!



Diziyi ilk kez izleyecek birisinin ilk düşündüğü şey, isminin ne anlama geldiği konusudur. “La casa de papel”, tam anlamıyla “Kağıt Ev” şeklinde tercüme edilebilir. Dizinin giriş bölümündeki kağıt maket, ana karakterin zaman zaman origami yapması bize “Kağıt Ev”in doğru bir çeviri olduğunu düşündürtüyor. Ancak, “papel” hem “kağıt” hem “para” demek. Dolayısıyla, “Para Evi” şeklindeki anlamından hareketle “Darphane” de denebilir. Hele ki, dizinin bir darphane soygunu hikayesi olduğu düşünülürse aslında “Para Evi” ya da (tam karşılığı “La casa de la moneda” olsa da) “Darphane” daha uygun bir isim gibi duruyor. Dizinin Türkçe çevirisi içinse, İngilizce’deki “Money of Heist” kavramı baz alınmış, Darphane Soygunu. İspanyolca’daki “papel” sözcüğünün bu çift anlamlılığı Türkçe’de yok, yaptığı tüm göndermeleri tek sözcükle karşılayamıyoruz. Bu nedenle,konuyu baz alarak yapılacak çeviride en uygunu“Darphane Soygunu” ifadesi. (“Oldu olacak Kağıthane olsun” diyen sevgili öğrencime de ayrıca selamlar:) Ancak, isminin nasıl tercüme edileceğinden ziyade, neden bu iki anlamı barındıran isim tercih edilmiş? Asıl sorulması gereken bu. Bu soruya yazının sonunda tekrar değinip cevap vermeye çalışacağız.
Dizinin ismi konusunda gösterilen hassasiyet, karakter isimleri konusunda da gösterilmiş. İspanyol Merkez Bankası soyulacak ve daha once de sabıkası olan 8 kişi, Profesor (Öğretmen) isimli biri tarafından bu soygun için aylarca eğitiliyor. Dizide, bir yandan soygunun nasıl gerçekleştiği ve İspanyol polisinin bu olayı nasıl çözmeye çalıştığı üzerinden işlenirken, aynı anda geriye gidişlerle çetenin soyguna nasıl hazırlandığı da anlatılıyor. Çetenin üyelerinden Tokyo isimli soyguncu kadın, başarısız bir banka soygunu sebebiyle aranmakta iken, Profesor tarafından son anda polislerin elinden kurtarılıyor ve çeteye katılan son üye olarak dizide yerini alıyor. Çetenin kuralları belli: Büyük bir soygun yapılacak, her biri farklı hikayelere sahip ve halihazırda polis tarafından aranan sekiz soyguncu Profesor isimli çete lideri tarafından soyguna hazırlanacak. Soygun öncesi ve sonrası her detay Profesor tarafından inceden inceye planlanmış, soyguncuların yapması gereken tek şeyse Profesor’un dediklerini eksiksiz yerine getirmek. Bir diğer önemli kuralsa, hiçbir çete üyesi diğerinin özel hayatına dahil olmayacak, kişisel yakınlık kurmak yasak, öyle ki isimleri yerine bile takma isimler kullanacaklar. Tabi dizi ilerledikçe kişisel yakınlıklar kuruluyor ve hikayenin kırılma noktaları da onlar oluyor; ancak ilk baştaki takma isim kullanma kuralına sadık kalınıyor.
Ana karakter ve hikayenin de anlatıcısı Tokyo isimli kızımız. Bir önceki banka soygununda yakalanmasna ramak kalmış, bu sırada erkek arkadaşı öldürülmüş ve bu travma ile kaçarken Profesor tarafından kurtarılıp çeteye dahil edilmiş. Kendisine bir şehir ismi seçmesi istenince hiç istisnasız Tokyo’yu tercih ediyor. Dişiliğiyle ön plana çıkan karakterin – ki yakalanıp polis merkezine getirildiğinde kadın müfettişe söylediği gibi, erkeklerin egemen olduğu suç dünyasında bile ayakta kalmak için bir kadının cinselliğini kullanmaktan başka çaresi yok- belki de Uzakdoğu’nun geyşa kültürüne bir gönderme yaptığı düşünülebilir. Gerçi sevgililerinin her istediğini yapan bir kadından ziyade, onları parmağında oynatan bir karakter olarak karşımızda, ama Tokyo ismini neden seçtiğiyle ilgili daha fazla bir veri yok. (Şehir isimleri kullanma kuralı olmasa, Tokyo’nun ismi muhtemelen “Matilda” olurdu. Çünkü Leon’un Matildası’yla hem fiziksel hem de ruhsal benzerlikler barındırıyor. Kim bilir, belki de senarist ya da yönetmenin bir Natalie Portman hayranlığı vardır. Öyle ki, soyguncuların Dali maskeleri, Portman’ın oynadığı bir diğer direniş filmi V For Vendetta’daki V’nin maskesini andırıyor.) En genç ve her daim neşeli, bilgisayar uzmanı karakter ise Rio. Soygunu bir oyun, hayatı ise bir karnaval gibi gören bir karaker için gayet uygun! En soğukkanlı, hatta biraz fazla soğukkanlı, bir Nazi subayı kadar duygusuz, biraz psikopat ama bir o kadar da zeki adamımız Berlin. Bu özellikleriyle seçtiği isim çok da şaşırtıcı değil. Çetenin diğer kadın üyesi, geçmişi hatalarla dolu olsa da ( uyuşturucu satıcılığı vs gibi) evlatlık verilen oğlunu yeniden alıp yeni bir hayat kurmak için soyguna dahil olan Nairobi. Tokyo kadar cinselliğiyle ön planda değil, ama ondan daha güçlü bir kadın olduğu ( Berlin’le boy ölçüşmesi, aksak yönleri toparlaması ve çevresindeki kadınlara desteği) çeşitli vesilelerle izleyiciye aktarılıyor, bu nedenle zor bir hayatın içindeki güçlü kadın imajıyla Nairobi de doğru bir tercih. Sırp kuzenler Oslo ve Helsinki, klişeler üzerinden gidiyor. En az konuşan ve zekalarından çok kas güçlerinden faydalanılan iki karakter. Diğer karakterler gibi hikayeleri detaylı bir şekilde anlatılmıyor, bu da izleyicinin bu karakterlerle bağ kurmasını zorlaştırıyor. Belki de bu nedenle isimleri soğuk ve uzak İskandinavya’dan. Her ne kadar doğrudan bir ilişki olmasa da, İspanyolca’da “hacerse el sueco” (İsveçli gibi davranmak) şeklinde bir deyim olduğunu ve bunun “anlamıyormuş gibi yapmak, aptala yatmak” anlamına geldiğini; dizide aslen Sırp olan Oslo ve Helsinki’nin iyi İspanyolca konuşamadıklarını ve zaman zaman söylenenleri anlamadıklarını da hatırlatalım. Belki tesadüftür, ama İspanyol kültürüne yabancı karakterler için Oslo ve Helsinki isimlerinin tercih edilmesi İspanyol anlam dünyası için gayet uyumlu olmuş. Son olarak eski bir maden işçisi olan ve hırsızlık yüzünden defalarca hapis yatan baba Moskova ile o zamana dek pek bir baltaya sahip olamamış oğlu Denver. Bir maden işçisi ve doğum günü bile 1 Mayıs olan babanın Moskova ismini seçmesi gayet normal. O zamana kadar pek bir vukuatı olmayan, beceriksiz değil ama talihsiz Denver ise, kendine hem bir ABD şehrini seçiyor, hem de diğerlerinin aksine başkent olmayan tek şehri tercih ediyor. Genç, delifişek, her daim voleyi vuracakmış gibi duran ama her seferinde elinden kaçıran, buna ragmen hayal kurmayı asla bırakmayan Denver için ismi aynı zamanda Amerikan rüyasını da sembolize ediyor. Her zaman babasına destek olmuş ama yeri geldiğinde de onunla didişmekten çekinmeyen Denver ile Moskova arasındaki ilişki, babayı Rusya oğlunu ABD yaparak başka bir göndermeye de işaret ediyor mu bilinmez ama, yazarın bir soygundan çok bir direniş olarak kurgulamaya çalıştığı hikayesi için bu tür bir baba-oğul ilişkisi anlatması yazarın amacına gayet uygun düşüyor.
Olaylar 3. tekil kişi olarak Tokyo tarafından anlatılıyor. Her şeyi bilen anlatıcı tarafından anlatılan hikaye bu yönüyle biraz zayıf kalıyor, çünkü kurgusal olarak Tokyo’nun bu tarz bir anlatıcı rolünü üstlenmesi hikayenin inandırıcılığını köreltiyor. Tokyo nasıl her şeyi bilen anlatıcı olabilir? Ya da hikaye neden Tokyo ağzından anlatılıyor? Bu soruların cevapları yok. Ya da belki henüz yoktur. Her ne kadar hikaye bitti gibi gözükse de bir ikinci sezon gelebilir ve Tokyo’nun her şeyi bilen anlatıcı rolünün altı doldurulabilir.
Dizide İspanyol kültürüne ve tarihine ait bazı göndermeler de mevcut. Bunlardan biri Berlin’in son sahnesinde kendisiyle zoraki sevgili olmuş Ariadna’ya kinayeli bir şekilde seslendiği “Somos los Amantes de Teruel” ifadesi. “Bizler Teruel’in Aşıkları gibiyiz” cümlesindeki Teruel Aşıkları 13. yüzyıla ait klasik bi zengin kız-fakir oğlan hikayesi. Bir tür İspanyol usulü Leyla ile Mecnun ya da Romeo ile Jülyet de denebilir belki. Ancak, bunlardan farkı yazarı belli kurgusal bir metin değil, gerçekten yaşandığı düşünülen bir aşk hikayesinin dilden dile aktarılarak halk destanına dönüşmüş olması. Yaşarken kavuşamayan Teruel aşıkları Isabel ve Diego, bari öldüklerinde kavuşsun diye aynı mezara gömülüyorlar ve 1996’dan beri Teruel’de Teruel Aşıklarını Anma Günü kutlanıyor. Yine aynı sahnede “Somos la resistencia” ( Bizler direnişin ta kendisiyiz) cümlesi, İç Savaş’ta faşistlere karşı 3 yıl boyunca sürdürülen ünlü Madrid Direnişi’ni anımsatıyor. Frankist askerler tarafından ablukaya alınan şehirde türlü zorluklara rağmen direnişi sürdüren Cumhuriyetçilerin sloganı “No pasarán” ( Geçemeyecekler) idi. Burada aynı direniş, otoriteyi sembolize eden polise karşı veriliyor. Kendini feda ederek arkadaşlarının kazdıkları tünelden kaçabilmeleri için vakit kazanmaya çalışan Berlin’in polislerle çatışırken bankanın bir köşesine sıkışması ile Madrid’i türlü yokluklar ve hava bombardımanlarına rağmen faşistlere karşı savunan Cumhuriyetçilerin çaresizliği paralellik arz ediyor. Sonunda biri çatışarak ölürken, diğerleri de frankistlerin ele geçirdiği şehirde kurşuna diziliyor ve her iki durumda da direnişin sesi susturuluyor. Ancak, kurgu gerçekten daha hızlı davranarak, Profesor ve arkadaşlarını hemen ödüllendiriyor ve “çaldıkları” paralarla soygunun hemen ertesinde hayallerine kavuşmalarını sağlıyor. Gerçek hayattaysa adaletin yerini bulması için Cumhuriyetçiler’in 1975’e kadar 36 yıl beklemeleri gerekecek.
Tüm bu göndermelere rağmen, İspanyol yakın tarihindeki asıl direniş hikayesine, yani İç Savaş’a hiç değinilmemiş olması ise ilginç bir nokta. Bunun elbette bir tercih meselesi olduğu düşünülebilir. Öyle ya, bir tarih dizi çekilmiyor ve bir İspanyol dizisi yapılıyor diye illa İç Savaş’tan bahsetmek zorunda mı? Elbette değil. Hatta tarihin ve tarihi göndermelerin dört bir yanımızı çepeçevre sardığı bizim coğrafyamızda en azından seyirlik bir şeyler tarihin kapsama alanı dışında kalmış olsun, memnun oluruz. Ancak, bahsi geçen dizide tarihi göndermeler senaristin kendi tercihi. Hal böyleyken ve kurgulamaya çalıştığı dizide aradığı tarihi altyapı kendi tarihi içinde varken, çözümü biraz uzak coğrafyalarda araması bizce biraz zorlama olmuş. Şöyle ki: Soygundan önceki son gece Profesor ile Berlin’in Chiao Bella şarkısını söyledikleri sahnede Tokyo, şarkıyı nasıl öğrendiklerini anlatırken, Profesor’un dedesinin İtalya’da faşistlere karşı savaşmaya gittiğinden ve şarkıyı da orada öğrendiğinden bahsediyor. Ancak, söz konusu olan faşizme karşı savaş olduğunda, Profesor’un dedesinin taa İtalya’ya kadar uzanmasına gerek yoktu, bizzat kendi ülkesinde de yakın dönemlerde İtalya’yı taklit eden bir faşist vardı ve İspanyol direnişçiler ona karşı da savaşıyorlardı. Sonuç hüsran oldu ve 1975 yılına kadar İspanya’nın başında kaldı, ama İspanyol direnişi hiç unutulmadı, öyle ki Madrid Direnişi’nden bugün bile övgüyle bahsedilir. Elbette bu tarihi bir film değil ve senaristin de kendi tarihinden bahsetmek gibi bir zorunluluğu yok, ama söz konusu direnişse ve 30’lu yıllarda faşizme karşı direnişten bahsedilecekse ve bundan bahsedecek kişi bir İspanyolsa, öncelikli tercihinin İtalya değil İspanya olması doğal olandır. Aksi şuna benzer: Benim dedem bir Kurtuluş Savaşı gazisiydi, düşmana karşı savaşmak için 1917 yılında Bolşevik ayaklanmasına katıldı ve Çarlık Rusyası’na karşı savaştı. (Böyle bir şey elbette olmuş olabilir, ama bu topraklarda doğmuş biri için Kurtuluş Savaşı 1918-22 arasındaki Milli Mücadele’yi ifade eder ve “Kurtuluş Savaşı” dendiğinde kimse örneğin Rusya’ya savaşmaya giden dedesi olduğunu düşünmez.) Bu anlamda, kendisi devletin “kapitalist” aygıtlarına direnen Profesor’e, faşizme karşı direnmek için taa İtalya’ya giden bir dede hikayesi yazmak İspanyol bir senarist için en hafif tabirle “suya sabuna dokunmamak” olmuş. Bir tercih meselesidir, der ve geçeriz.
Giriş müziği haricinde dizinin 2. sezonun 5.bölümünde kullanılan enstrümantal flamenco şarkı “Verde que te quiero verde”[1] (Yeşil, vurgunum sana yeşil) . Aslında 1936’da frankistler tarafından İç Savaş’ın ilk günlerinde kurşuna dizilen ünlü İspanyol şair Federico Garcia Lorca’nın 1928’de yazdığı Romancero Gitano[2] (Çingene Romansı/ Çingene Destanı) kitabının şiirleri arasında. “Romance Sonambulo”[3] (Uyurgezer Şarkı) isimli bu şiir, bir çingene kızıyla artık çalkantılı hayatının durulmasını isteyen bir serserinin aşkını anlatır. Şiirin içinde iki sevgilinin de öldüğünü anlarız, çünkü sıklıkla tekrarlanan “yeşil” sıfatı; doğayı ve yeniden doğuşu anlatmak yerine, ölünün yüzüne yerleşen donuk yeşil ifadeyi betimlemek içindir.

Yeşil, vurgunum sana yeşil.[4]
Yeşil rüzgar. Yeşil dallar. Denizde kayak,
dağda at.
Gölge vurmuş beline, kız
düş kuruyor balkonda, eğilmiş
parmaklıkların üstüne,
yüzü yeşil, saçları yeşil
gözbebeği soğuk gümüş.
Yeşil, vurgunum sana yeşil.
Ay altında Çingene kız,
her şey ona bakıyor
ama onun hiçbir şey gördüğü yok.

Şiirin hemen başında yer alan “Eğilmiş parmaklıklar üstüne” ifadesi çingene kızının intihar etmiş olabileceğini düşündürtür. Hikaye sonradan açılır ve bu intiharın, sevgilinin ölümünden sonra olmuş olabileceğini akla getirir. “Yüzü yeşil, saçları yeşil / Gözbebeği soğuk gümüş… Her şey ona bakıyor /Ama onun hiçbir şey gördüğü yok.” dizeleri, kızın ölmüş bedenini betimler.

Atıma karşılık evini,
koşumlarıma karşılık aynanı
hançerime paltonu
verir misin, dost?
Cabra’lardan geçip geldim
Kan revan içindeyim.
Elimde olsaydı oğul
önerine evet derdim.
Ben o eski ben değilim,
ve evim de benim değil.
Şimdi artık tek dileğim
altımda sağlam bir yatak,
temiz çarşaflar içinde
göçüp gitmek bu dünyadan.
Göğsümden gırtlağıma dek
açılmış şu yaraya bir bak.
Gördüğüm üç yüz siyah gül
beyaz gömleğinde açan
Elden ne gelir ki oğul.
Ben o eski ben değilim,
evim artık benim değil.

Atını bir evle, koşumlarını aynayla, hançerini ise bir paltoyla değiştirmek isteyen, yani artık düzgün, sakin, içinde suçun olmadığı bir hayatı arzulayan serseri için ne yazık ki çok geçtir. Yaralıdır, kan revan içindedir, artık tek arzusu evinde, kendi yatağında ölmektir. Ama bir evi yoktur. Çünkü, tüm yaşadıklarından sonra, o artık eskiden olduğu kişi değildir.
Yeniden diziye dönecek olursak, polis kurşunuyla yaralanan Moskova’nın öldüğü bölümde çalan şarkı, tam da polis kurşunuyla yaralanıp ölmek üzere olan ve ölüm döşeğinden oğluna seslenen Moskova’nın ağzından söylenir gibidir: “Şimdi artık tek dileğim/Altımda sağlam bir yatak / Temiz çarşaflar içinde / Göçüp gitmek bu dünyadan… Elden ne gelir ki oğul / Ben o eski ben değilim / evim artık benim değil.”
Şiir şu dizelerle son bulur:

Jandarmalar zilzurna
dayanmış kapılara.
Yeşil, vurgunum sana yeşil.
Yeşil rüzgar. Yeşil dallar.
Denizde kayak.
Dağda at.

Dizi basit bir soygun hikayesi olarak başlıyor. Soygun için her detayın titizlikle çalışıldığı daha ilk dakikalardan belli oluyor, ancak ilk dakikadan belli olmayan şey ise soygunun içeriği ve elbette amacı. Bu iki konu, bölümler ilerledikçe kendini seyirciye açıyor. Öncelikle, soygunun basit bir merkez bankası soygunu olmadığını görüyoruz. Tabi bunu, bankayı soyduktan sonra hemen kaçmak yerine kapıda durup polislerin içeri girip kendilerini tutuklamalarını beklemelerinden anlıyoruz. Amaç salt bir soygun değil,daha büyük ve daha yüce bir amacı var bu “soygun/eylem”in. Kendi parasını basmak! (Ve bunu yaparken de polisi türlü şekillerde oyalayıp olabildiğince para basarak, polisin beklemediği bir tünel kazarak kaçmayı başarmak.) Çünkü var olan parayı almak, İspanyol halkının parasını çalmak olur. Oysa, yeniden para basmak, toplumun daha az şanslı bu soyguncu bireylerinin hak arama mücadelelerinde bir aşamayı ifade ediyor, bir anlamda zenginden alıp fakire vermek anlamına geliyor. Mevcut parayı alıp İspanyol halkından çalmıyorlar, kendi paralarını basıp, basıldıktan sonra bankalara, yani dolayısıyla zenginlerin cebine gidecek paraya el koyuyorlar. Bu haliyle, soygun adi bir suç olmaktan çıkıp bir direniş öyküsüne dönüşüyor. Hikaye ilerledikçe ve geçmişleri binbir zorlukla örülü soyguncuların hikayeleri görünür oldukça, izleyici rehin alınan bankacılarla değil, soyguncularla duygusal bir bağ kurmaya başlıyor. Hele karısını sekreteriyle aldatan banka müdürünün sekreterinin hamile olduğunu duyduğunda kürtaj olmasını istemesi, soyguncuların elinden kaçabilmek için rehin alınan öğrencileri dahi bir araç olarak kullanmaktan çekinmemesi bir yanda dururken, soyguncuların rehinelerle yakından ilgilenmesi, şiddete başvurmaktan özellikle kaçınmaları ve müdürün sekreterini kürtajdan vazgeçirmeleri, sadece mevcut rehinelerin değil doğacak yeni canlıların dahi hayatlarını her koşulda sürdürmeleri için yardım etmiş olmaları “katil-maktul”, “soyguncu-rehine”, “suçlu-masum” gibi kavramların izleyici tarafından yeniden sorgulanmasına neden oluyor. Dizinin başında masum bir rehine olan banka müdürü, dizi bitiminde gaddar ve düşüncesiz bir sahtekara; adi birer soyguncu olan Profesor ve çetesiyse birer halk kahramanına dönüşüyor. Öyle ki, son bölümün son dakikalarında “Soyguncular bir yıl geçmesine rağmen hala yakalanamadı” haberi izleyicinin gönlüne su serpiyor.
Diziyi bir “direniş” başlığı üzerinden okuyacaksak, “zengin-fakir”, “sömüren-sömürülen”, “kapitalizm-komünizm” gibi ekonomik ve politik boyutun yanı sıra, ona paralel giden bir “kadın direnişi” üzerinden de okumalıyız. Öyle ki, “erkek dünyasında var olmaya çalışan kadın” imgesi hem soyguncu çetesi içerisinde hem de polis kanadında defalarca gözümüze sokuluyor. Hikayenin ana karakterlerinden biri olan polis müfettişi Raquel, polis kocasından şiddet görmüş ve boşanmış bir kadın; fakat mesleği gereği eski kocasıyla dirsek teması bulunuyor. Ancak kendisi pozisyon olarak kocasının üstü konumunda olsa da ve şiddet gören taraf olarak mağdur durumda bulunsa da, meslektaşlarını bu konuda tam anlamıyla ikna edemiyor ve kocası hakkındaki suçlamalarını bir türlü ispatlayamıyor. Üstüne bir de soygun soruşturmasına beraber çalışmak zorunda kaldıkları Albay Prieto’nun eleştirileri ekleniyor. Prieto, soygun soruşturmasında Raquel’den farklı ve daha sert davranılmasıyla ilgili düşüncelerini her daim Raquel’in mesleki yetersizlikleri ve beceriksizlikleri üzerinden başlatarak, kadın olması ve kocasıyla yaşadığı sorunlu ilşkinin mağduru değil sorumlusu olması noktasına taşıyor. Bu anlamda kocasından şiddet görmüş bir kadın olan Raquel, meslektaşından da manevi şiddet görüyor. Buna kimi zaman karşı koysa da çoğu kez kaçmayı ya da görmezden gelmeyi tercih ediyor. Erkeklerin dünyasında ayakta kalmaya çalışan bir kadın olarak, asla etek giymiyor ve Profesor ile olan telefon görüşmelerine de bir ritüel gibi her daim saçını toplayarak başlıyor. Bu şekilde bir anlamda, kadınlık özelliklerini silerek, konuşmaya karşısındaki erkekle eşit şartlarda başlamayı hedefliyor; ancak planları Profesor’un her konuşmasında özel ve bazen cinsellik içeren sorular sormasıyla bozuluyor. Fakat, maçist Prieto’nun iğnelemeleri karşısında kaçan ya da suçlamalarını görmezden gelen Raquel, Profesor’un özel sorularını gülümseyerek ve içtenlikle yanıtlıyor. Bunun bir tür polis-şüpheli diyaloğu olduğu ve suçluya karşı psikolojik üstünlüğü elde tutarak karşısındakini hataya zorlamak için yapıldığı düşünülebilir, ancak başta bir zorunluluk gibi verilen yanıtlar, dizinin sonlarına doğru yerini içtenlikle söylenen cevaplara bırakıyor. Zaten dizinin başından sonuna doğru Bildungsromanvari bir gelişim gösteren bireyler, kişisel gelişim yolculuklarının sonuna vardıklarında, başlarda olduklarından çok daha farklı bireylere dönüşüyorlar. Bu anlamda Raquel de kendisi için vazgeçilmez gördüğü işini, o zamana kadar doğruluğundan şüphe etmediği devlet aygıtlarını, bilmeden aşık olduğu Profesor sayesinde sorguluyor ve son sahnede gelişimini tamamlamış bir karakter olarak tercihini yapıyor. Yaptığı ütopik/romantik tercih izleyici açısından sürpriz olsa da, karakterin gelişim sürecinin doğal bir sonucu olduğu çok açık.
Çetenin Merkez Bankası’na girdiği andan, para basımını bitirip kaçmayı başardıkları ana kadar geçen sürede yaşadıkları ortam tam bir ütopya ülkesini andırıyor. Kafalarında planladıkları ve kendilerince meşru bir zemine oturttukları “kendileri için para basmak” amacı olan ütopik bir dünya. Bu dünyada sınıflar yok. Soyguncular da rehineler de kırmızı tulumlar giyiyorlar. Hatta bastıkları paradan birazını rehinelerle paylaşmayı teklif ediyorlar. Bunu rehineleri isyan etmemeleri için güvenlik endişesi ile yapsalar da, sahip oldukları “zenginliği” güçsüzlerle paylaşan “otorite” olarak ütopyalarına bir katkı daha yapmış oluyorlar. Kazancın eşit paylaşıldığı, herkesin aynı tulumu giydiği, hatta herkesin sahte ya da gerçek bir şekilde bir silah taşıdığı komünist bir ütopya onlarınki. Ama eleştirisini de kendi içinde barındıran bir ütopya. Öncelikle, daha önce de belirttiğimiz gibi, parayı paylaşma sebepleri eşitli değil, rehinelere bir “sus payı.” Zaten böyle bir paylaşımın yapıldığı ile ilgili herhangi bir görüntüye rastlamıyoruz. İkincisi, herkes silah taşıyor, ancak elbette soyguncularınki gerçek silahken, rehinelerinki, herhangi bir polis baskınında polisleri aldatmaya yönelik sahte silahlar. Yani, rehineler ellerinde gerçeği değil, gerçeğin kötü bir kopyasını taşıyorlar. Ve son olarak, herkesin eşit olduğu ( ya da eşit gibi göründüğü) bu ütopyada, bırakın rehinelerle soyguncuları, soyguncuların her biri arasında da ciddi eşitsizlikler mevcut. Soyguncuların lideri konumundaki Berlin’in aşırı sert ve maço tavırları öncelikle çetenin kadın üyeleri olmak üzere, herkesin tepkisini çekiyor. Nairobi’nin karşı çıkmasıyla, elini masaya vuran Berlin “İster beğenin ister beğenmeyin, burada patriarkal bir yönetim var” deyişi konunun özeti gibi. Eşit başlayan ütopyanın Berlin’in tahakkümüyle sona ermesi, akla Orwell’in Hayvan Çiftliği’ni getiriyor. Bu anlamda da, bir komünist ütopya gibi görünen dizinin kendi içinde bir komünizm eleştirisi yaptığı söylenebilir. Son sahnede, Berlin’in arkadaşları için kendini feda edişi ile izleyici gözünde tüm yaptıklarını temize çektiğini ve yeniden kahramanlaştığını söyleyebiliriz.
Kadın direnişine tekrar değinecek ve konuya bir de soyguncu kadınlar açısından bakacak olursak ekleyeceğimiz birkaç nokta olacaktır. Berlin’in “Burada patriarkal bir yönetim var” çıkışının ardından, Berlin’i ekarte eden ve ipleri eline alan Nairobi’nin ağzından dökülen “Artık patriarkal dönem bitti, şimdi matriarkal dönem başlıyor” cümleleri kadınlar tarafından başlatılan bir karşı devrime işaret ediyor. Grubun en mantıklı üyesi diyebileceğimiz Nairobi bunu, grubun en ele avuca sığmaz karakteri Tokyo’nun, Berlin’e karşı yaptığı başarısız bir saldırı/başkaldırı girişiminden sonra yapıyor. Burada, kadınların erkek dünyasında var olabilmesi için, güçlü, ayakları yere basan ve mantıklı kararlar vererek karşı tarafta saygı uyandırmaları gerekir gibi bir anlam çıkabilir. Ancak, bu tam da doğru bir çıkarım olamıyor. Çünkü, Nairobi gibi güçlü ve mantıklı bir kadın bile Berlin karşısında daha fazla dayanamayarak, kaçınılmaz bir şekilde ipleri tekrar ona teslim ediyor. Bu anlamda, bir ara polis tarafından ele geçirilen ve iç çamaşırlarıyla sorgulanan Tokyo’nun, “Bu ne hal? Kadına önce bir şeyler giydirin de öyle sorgulayın” diyen müfettiş Raquel’e söylediği sözler kadının durumu özetliyor: “Ne yaparsın. Suç dünyasında kadın olmak da zor. Burada da ayakta ayakta kalmak için bir kadının cinselliğini kullanmaktan başka çaresi yok.”
Dizinin dikkat çeken bir diğer özelliği de soyguna hazırlanan çetenin festival tadındaki yemek masaları. Her daim büyük bir masa etrafında toplanmış çete üyeleri, güzel yemekler, bol içki, dans, müzik ve buna çoğu kez eşlik eden silahlar, atış talimleri, kimi zaman kavgalar. Müzik ve şiddet bir arada. Kavga ve coşku hep bir arada. Hatta, bankanın içinde tüneli kazmaya başladıklarında yine Chiao Bella eşliğinde paraları neşe içinde etrafa saçtıkları, birbirlerine attıkları ve kolkola girerek coşkuyla dans ettikleri Karnavalesk özellikler barındıran sahne bir Balkan filminden fırlamış gibi duruyor. Hayatın gerçekliğinden kopan bir an içinde yaşadıkları kutlama anı ve sonradan tekrar gerçek hayata yaptıkları kesin dönüş Kusturica fimlerini anımsatıyor.
Tüm bu değerlendirmelerden sonra, ilk başta sorduğumuz soruya geri dönelim. La Casa de PapelKağıt Ev mi Para Evi/ Darphane mi? Neden bu iki göndermeli isim tercih edilmiş? Ya da tüm bu anlatılanlar ışığında biz hangi çeviriyi tercih etmeliyiz? Bizce cevap son bölümde Profesor ile Raquel arasında geçen son diyalogda gizli. Profesor tarafından yakalanan ve işleri son anda alt üst etmemesi için bağlanan Raquel, son anda hışımla Profesor’un elini ısırır. Bu sırada sinirlenen Profesor, tüm bu olanların nedenini anlatır Raquel’e. Hastalığını, tüm çocukluğunun hastanede geçtiğini, babasının ona para bulmak için banka soymaya kalkışmasını ve bir banka soygununda vurularak öldürülüşünü, kendisinin banka soymak isteyişinin babasının başladığı işi bitirmek oluşunu, amacının fakirlerin parasını çalmak değil, zenginler daha zengin olsun diye basılarak bankalara yollanan paranın gerçekten ona ihtiyacı olanlara verilmesini sağlamak olduğunu anlatır. Daha da anlatır. Anlatır da anlatır. Ve Raquel ikna olur. Kimin suçlu, kimin suçsuz, kimin haklı kimin haksız, kimin iyi kimin kötü olduğu karışır o anda ve Profesor şöyle bitirir konuşmasını: “Şuna bir bak Raquel. Nedir bu? Bu hiçbir şey. Bu Kağıt. Para değil bu, bir kağıt. Sadece bir kağıt parçası.” İşte tüm dizinin özeti ve hatta isminin de anlamı burada. “Para değil o, sadece bir kağıt parçası” İşte bu yüzden “La Casa de Papel”, Para Evi ya da Darphane demek değil. Öyle demek olsa da, öyle demek değil. Tam da bu yüzden, “La Casa de Papel”, sadece bir “Kağıt Ev”.
[1] Verde que te quiero verde şarkısı için bknz. https://www.youtube.com/watch?v=IFLhEUjNC_g
[2] Garcia Lorca, F., Romancero Gitano, Espasa Libros, Madrid, 2000.
[3] “Romancero Sonambulo” şiiri için bknz. http://www.cervantesvirtual.com/obra-visor/romancero-gitano-785135/html/569a3760-c5d5-4a76-b107-8e01dbb0d136_2.html#I_4_
[4] Şiirin çevirisi için bknz.
Garcia Lorca, F., Bütün Şiirleri, Çev. Erdoğan Alkan, Varlık Yayınları, 2. Basım, İstanbul, 2007.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İSPANYOL GRİBİ NEDİR?

COVID-19 ya da halk arasındaki adıyla Coronavirus (Koronavirüsü), maalesef tüm dünyanın şu günlerde en büyük sorunu ve yakın zamanda da geçeceğe benzemiyor. Hepimiz evlerimize kapanmışken, büyük bir veri bombardımanı altındayız. Her kafadan da bir ses çıkıyor; rakamlar, öneriler, tedbirler, felaket senaryoları, vs hepsi birbirine girmiş durumda. Herkes konuyu kendi ilgi ve bilgi alanı açısından değerlendirmeye çalışıyor. Bizlerse, distopik bir roman içine sıkışıp kalmış gibiyiz. Bildiğimiz tek şey, evlerimizden çıkmamalıyız ve grip gibi algılanan, ama grip olmayan bu salgından bir şekilde kendimizi korumalıyız. Salgın, ilk ortaya çıktığında, grip ya da influenza ile çok karıştırıldı. Bu durum, birçok insanın, olayın ciddiyetine varamamasına neden oldu. Öyle veya böyle; virus, salgın, grip, influenza kelimeleri gelip hepimizin gündemine oturdu.

Latince “influentia” kelimesinden türeyerek İtalyanca’ya geçen “influenza” sözcüğü, XIV. yüzyıldan itibaren kullanılmaktaydı. İlk başlarda İta…

"GİZLİ SEYAHAT"

Söyleyin o trene beni beklemesin artık Sinemde bir dolu yasım var benim Ve boğazımda da buzdan bir düğüm.
Hayır, beni bekleme tren, var git köyüne, Masmavi kuzeye, henüz öğleden sonrasında Mutlu ateşinle dağlar arasıda türküler söyleyerek.
Hayır, bekleme beni, hayır hayır akşam treni Zarif çam treni, Göğsümden yaralıyım ben, kırmızı Kan içinde kavgalarda.
Ah, güneşli tren, gelemem ki seninle,  Ağaçlar geçer bir bir solgun eller gibi, Simsiyah köşeler kuşatır beni  Ağaçlar arasında dumandan gözyaşlarıyla Donmuş loşluklarda Kapkara oyuklar kulaklarımı sağır eder, Kimi uzun ağaçlar daha da boy atarlar,
Küller ve acılar bekler beni Yanmış kuytuluklarda, Gece trenlerinin duyulmayana dek -ateşi ve yaygarası engin ovada- İspanya’ya doğru gitsinler.
Ah, gece treni, beni de yanında götür, Metal ve ışık, Yürek, taş ve  demir yüklü, Bir tek keskin yamaçlarda duralım seninle!
                                                JOSE HERRERA PETERE (1947-1977)
Hacia el sur se fue el domingo (1955)



“HENÜZ BİRKAÇ GÜN OLUYOR”

Henüz birkaç gün oluyor babam öldü benim,
Sadece birkaç gün öncesi işte.

Tüy kadar hafif düşüverdi öylece
Göz kapakları gibi inen
Gece ya da bir yaprak gibi
Sallanan, rüzgar esmediğinde

Bugünkü başka yağmurlara benzemiyor
Bugün yağmur ilk kez yağıyor
Mezarının mermeri üstüne

Her yağmur altında
Boylu boyunca uzanan benmişim, şimdi artık biliyorum,
Artık bir başka bedende öldüm ben.
Hugo MUJICA



HACE APENAS DÍAS

Hace apenas días murió mi padre,
hace apenas tanto.

Cayó sin peso,
como los párpados al llegar
la noche o una hoja
cuando el viento no arranca, acuna.

Hoy no es como otras lluvias
hoy llueve por vez primera
sobre el mármol de su tumba.

Bajo cada lluvia
podría ser yo quien yace, ahora lo sé,
ahora que he muerto en otro.
Hugo MUJICA